Requiem’i, dinsel içerikli metne dayanan birkaç müziği, bir iki şarkısı ve bir Yaylı Çalgılar Kuarteti dışında Verdi’nin tüm yapıtları sahne için yazılmıştır. 26 operasından ilki 1839′da, sonuncusu 1893′de ortaya çıkmıştır. Hiçbir zaman, ne geçmiş ve gelecek ile bağlarını kopartmış, ne de yeni deneylere girişmiştir. Geliştirdiği incelikli teknik ile İtalyan operasını, kimsenin ulaşamadığı bir doruğa yükseltmiştir. Verdi’nin Kuzey Avrupalı bestecilere göre üstünlüğü, ülkesinin kendinden önce, atalarından kalan bir opera geleneğine sahip olmasıdır.
İtalyan dinleyicisi bu atasından kalma geleneği sürdürmekte, opera bestecisinin her ürettiğini dikkatle izlemektedir. Fransa ya da Almanya’da besteci ve dinleyicisi arasındaki uçurum, Romantik dönemin karakteristiklerinden birine yol açmış, sanatçıyı kendi içine dönük bir dünyada yaşamaya yöneltmiştir. Oysa İtalya’da durum böyle değildir. Bir opera bestecisi ünlendi mi her köşeden çağrılar ve eser siparişleri alır.
Romantizmin İtalyan operasını etkileyen en önemli öğesi, ulusçuluk kavramı olmuştur. Verdi de ilk ünlü operası Nabucco ile başlayarak kendi ulusunun şarkı söyleme tekniğini, insan sesi yapısını ve kendine özgü yerel havalarını incelemiş; özel sorunlarını yansıtan konuları işlemiştir. Verdi bütün kalbiyle şuna inanmıştır: Her ülke kendi kültüründen fışkıran yerel müziğini işlemelidir.
Halk, isminin baş harflerini İtalya’nın birleşmesi için yaratılan bir deyişin baş harfleriyle özleştirmiştir: Viva VERDİ diye bağırmak, “Viva Vittorio Emmanuele, Re d’Italia!” (Yaşasın Vittorio Emmanuele, İtalya Kralı) sözleriyle eşdeğer olmuştur.
Verdi Kilise’ye bağlı, dindar bir kişi değildir. Operalarında bu tutumu belirgindir. Son zamanında yazdığı dinsel içerikli şarkılar da tinsel (ruhani) olmaktan çok dünyasal bir kimlik taşır.
Verdi’nin operaları genellikle üç dönemde incelenir. İlk grup, Il trovatore ve La traviata ile doruğa tırmanmış, ikinci grup Aida’nın, üçüncü grup ise Otello ile Falstaffın başarısını taşımıştır. Falstaff ve ilk denemelerinden biri dışında Verdi’nin tüm operaları ciddi türdedir. Konularını kendi libretto yazarları, Romantik dönemin ünlü şair ve yazarlarından uyarlamışlardır. Schiller, Hugo, Genç Dumas, Byron, Scribe, Shakespeare ve yakın arkadaşı şair Arrigo Boito, opera metinlerinin kaynağı olan yazarlardır. Verdi’nin bir libretto’da gereğini duyduğu özellikler şöyle sıralanır: Mutlaka güçlü duygusal sahneler; karşıtlıklar ve hızlı akış. Tüm operalarında yer alan belli yapı özellikleri vardır.
Örneğin: hemen tümü dört bölümden oluşur (ya dört perde, ya bir prolog ve üç perde, ya da dört bölüme eşdeğer küçük sahnelere ayrılmış üç perde.) İkinci ve üçüncü perdeler kalabalık finallerle son bulur. Üçüncü perdede uzun bir düet yer alır. Dördüncü perde çoğunlukla ya bir koronun eşliğindeki yakarış ya da meditasyon sahnesiyle açılır (preghiera). Bu çatı, ilk çalışmalarında mutlaka yer almasa da giderek Verdi için vazgeçilmez bir çerçeve oluşturmuş, operanın tiyatro yönünü yansıtan yerleşik bir kalıp haline gelmiştir.
Birinci Dönemi: La Scala’da sahnelenen Oberto’yu izleyen başarısız komedisi Bir Günlük Kral’ın ardından, büyük başarı kazanan Nabucco gelir. Verdi’nin ilk opera çalışmalarının çoğu, koro sahneleri ile ünlüdür. Örneğin: Nabucco’daki Esirler Korosu “Va, pensiero”; Lombardı, Giovanna d’Arco ve Legnano Savaşı’ndaki korolar gibi. Nabucco’dan sonra Verdi yüklü bir çalışma temposuna girer. Roma, Napoli, Venedik, Roma, Trieste ve Floransa’daki operaevleri için yapıtlar besteler. Bu arada İngiltere’den ve Paris’ten de sipariş alır. Shakespeare’in Macbeth’inden esinlenme Macbeth operasında, cadılar sahnesinde ve Lady Macbeth’in uykuda gezdiği sahnede dramatik etkinliği yükseltmiş, müzikteki anlatımla birleştirmiştir. Bu dönem operalarında, yüzyıllar boyu Avusturya-İspanya egemenliğinde yaşayan İtalyan halkına gizliden gizliye bir mesaj veren özgürlük çağrısı yer alır.
İkinci Dönemi: Orta dönem çalışmalarında Verdi, 1850′li yıllarla yaratıcılıkta doruğa ulaşmıştır. Çok ünlü ve çok sevilen iki operası, Rigoletto ile La traviata bu dönemin ürünüdür. Bir Victor Hugo öyküsüne dayanan Rigoletto, 16. yüzyıl Mantua sarayındaki kanlı olayları ele alır: Kız kaçırmalar, cinayetler, baştan çıkarmalar… Rigoletto’da dünyasal, hiç idealize edilmemiş, doğrudan seslenen bir müzik dili kullanılmıştır.
La traviata (Yiten Kadın) ise coşkulu ezgileriyle ünlenmiştir. Yeni tür bir melodi anlayışı, esnek, anlatımcı, yarı reçitatif havasında-ki küçük aryalar, sonradan Otello’da geliştireceği stile bir hazırlıktır. La traviata Dumas’nın bir oyunundan kaynaklanır. Aynı yıl yazılan Il trovatore (Gezgin Şarkıcı) Verdi’nin ilk dönem özelliklerinin bir özeti gibidir. Bu arada Büyük Opera geleneğinde iki deneme yapar. Birincisi Sicilya Akşam Ayinleri’dır. Verdi bu operasında Il trovatore ve La traviata’da değinemediği vatanseverlik konusunu yeniden ele alır.
Diğer Büyük Opera türündeki yapıtı ise Schiller’in aynı adı taşıyan dramından kaynaklanan, Don Carlos’iur. Her ikisi de ilk kez Paris’te sahnelenir. Don Carlos daha başarılı olur. Bundan sonra komik rollerin yer aldığı Maskeli Balo ve St. Petersburg için yazdığı Kaderin Gücü operaları ortaya çıkar. Bir ya da birkaç belirgin motifin, yapıtın değişik bölümlerinde yinelenmesi operanın bütünlüğünü sağlar. Bu yapıtlar güçlü ve güçsüz yönleriyle bestecinin on iki yıllık duraklama döneminin ürünleridir.
İkinci döneminin doruk noktası Aida operası-dır. Mısır’da Süveyş Kanalı’nın açılış törenleri için ısmarlanmıştır. Büyük Opera türünün kahramanlık niteliğini, müzikte ve dramatik yapıda sergiler. Canlı karakterler, olayın görkemli akışı, melodik-armonik yapının ve orkestra renklerinin zenginliği, Aida’yi ilk temsilinden bu yana ölümsüz kılmıştır.
Üçüncü Dönemi: Operalarına on altı yıllık bir ara verdiğinde Requiem’ini besteler. 1868′de Rossi-ni’nin ölümü üzerine birkaç İtalyan bestecisinin ortaklaşa bir requiem yazmaları önerilmiştir. Verdi, girişi yazdığı halde katkıda bulunan başka besteci çıkmaz. 1873′te Verdi’nin çok sevgili dostu romancı ve şair Manzoni ölünce, besteci elindeki girişi tamamlayıp, Manzoni’nin anısına bir requiem bestelemiş olur. Requiem, 1874′te Milano Kilisesi’ndeki ilk yorumundan sonra La Scala’da, Londra, Paris, Viyana gibi Avrupa’nın birçok kentinde yorumlanır.
Bundan sonra Verdi kendini emekliye ayırmış gibidir. Ancak yakın çevresi onun yaratıcılığının tükenmediği kanısındadır. Özellikle yayıncısı Ricordi, bir Shakespeare operası yazmasını, örneğin Otello’yu işlemesini önerir. Ve yine yakın dostu şair Boito ona bir Otello libretto’su hazırlar. 1887′de La Scala’da sahnelenen Otello, Verdi’nin trajik başyapıtı olarak tarihe geçer. Geleneksel aryalarla kesilmeyen müziğin perdeler arası sürekli akıcılığı, yeni bir anlatım yolu getirmiştir.
1886 yılında Verdi yetmiş altı yaşında iken Boito yine ona bir Shakespeare metni sunarak kışkırtır. Besteci seksen yaşına bastığında sahnelenen bu opera, Falstaff tır. Otello’nun yapısına benzese de daha az arya, daha çok karşılıklı söyleşi yer almıştır Falstaff ta. Eğlenceli, gülünçlü konusu kadar müziğin işlenişi de keyiflidir. Otello ne kadar dramatik ve lirik nitelikler taşırsa Falstaff da o kadar buffa hafifliğini sergiler. Bu son operasıyla Verdi sanki tüm bir Romantik çağı, kendisi de içinde olmak üzere, hicvetmektedir. Opera Shakespeare’in “Bütün dünya bir sahnedir” sözleriyle biterken, Verdi’nin de opera kariyeri böylece sona erer.
iLGiLi HABERLER / YAZILAR