26 Eylül 2009

 
Erken Romantik Dönem Bestecileri

VINCENZO BELLINI

İtalyan opera bestecisi olan Bellini’nin eserlerindeki en önemli özellik vokal çizgisi olmuştur.

Bellini 1801 yılında Sicilya’da müzisyen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.Babası orgcu olan Bellini ilk bestelerini Napoli Konservatuar’ında verdi. Daha sonra istek üzerine Napoli Operası için “Bianca e Fernando”yu yazdı.Bu ilk yapıtının başarılı olması başka siparişler almasını sağladı.

1927 yılında Milano’daki Scale Operası için II.Pirata’yı ve 1928’de de Zaira ve La Siaraniera’yı yazdı.

Sonraki altı operasının librettosunu en iyi sahne şairi Felice Romani yazdı.Bu operaların en önemlileri: 1830’da Romeo ve Juliet temasından alınan “Capuletti edi Montecchi.”

1831’de yazdığı “La Sonnambula” (Uyurgezer Kadın) ve aynı yılın sonlarına doğru “Norma” yı yazdı.

I.Pirutani adlı eseriyle ününü pekiştirdi.

Resitatif pasajlara eşlik için orkestrayı kullanması müzikte önemli bir gelişme sağladı.Ancak, eserlerindeki en önemli özellik berrak melodiydi.

Bu konudaki farklılığı, Donizetti, Meyerbeer veya Rossini’nin eserlerinde değil, arkadaşı ve eserlerinin hayranı olan Chopin’in noktürnlerinde buldu.

Chopin Bellini, Listz, Czerny, Thalberg, Herz ve Pixis gibi arkadaşlarıyla birlikte I.Pirutani’den alınan marş teması üzerine altı varyasyon yazdı.

The Hexameron başlıklı bu eser büyük başarı kazandı ve Listz tarafından orkestraya uyarlanarak icra edildi.

ADOLPHE ADAM

Adolphe Adam Parisde doğmuştur. Babası da kendisi gibi bestekar ve Paris Konseravtuarında profesördü. Annesi de bir fizikçinin kızıdır. Çocukken,Müzik üzerine daha fazla eğitim görme yerine kendi kendine çalışmayı seçmiştir. Ardından Paris Konservatuarına girmiştir. Burada org ve armoniyum üzerine çalışmalar yapmıştır. Adolphe Adam ayriyetten Ritim üzerine daha fazla tecrübe kazanmak için triangle çaldı. Buna karşın Grand Prix de Romeda bir başarı yakalayamamıştır. Babası da onu müzik üzerine kariyer yapması için desteklememiştir aslında.

20 Yaşına geldiğinde Paris vodvili evi için şarkı yazıyor ve Gymnasie Dramatique de orkestrada çalıyordu ki daha sonra da burada koro şefi oldu. Diğer Fransız Bestekarlar gibi, daha çok enstüman çalarak yaşamını devam ettiriyordu. 1825 de Boïeldieu’e yardım ederek La dame blanche için bir piano parçası oluşturdu. Biriktirdiği parasıyla avrupayı dolaştı ve Eugène Scribe ile tanıştı. Daha sonra birlikte çalıştırlar. 1830 da toplamda tiyatro için 28 beste yapmıştı.

Adolphe Adam, Montmartre Mezarlığı’na gömülmüştür.

HECTOR BERLIOZ

11 Aralık 1803, La Coté-Saint Andre, Güney Fransa’da doğmuş, 8 Mart 1869, Paris, Fransa’da ölmüş olan, ‘Symphonie fantastique’ ve ‘Grande Messe des morts’ (Requiem) adlı kompozisyonlari ile tanınmış Fransız bestecidir.

1809 yılında ilkokula başlayan Berlioz, okulda sesiyle ve söylediği şarkılarla kendini herkese tanıttı. Piyano, flüt ve gitar çalan sınıf öğretmeninden eğitim aldı, ayrıca ilk keman derslerini okul müdürü üstlendi.

Henüz 12 yaşındayken şarkılar, flüt, keman ve viyola için parçalar besteliyordu. Babası müzikle ilgilenmesini istemediği için 1819’da liseyi bitirdikten sonra Berlioz’u tıp eğitimi için 1821 yılında Paris Tıp Fakültesi’ne gönderdi.

Ancak Berlioz gizli gizli konserlere gidiyor, Gluck’un operalarını, Beethoven’ın senfonilerini dinliyordu.

1822’de müzik alanında gösterdiği üstün yeteneğinden ötürü Paris Konservatuarı’nın öğretim üyesi ünlü besteci J. F. Lesueur’dan ders almaya başladı. İki yıl sonra tıp fakültesinden mezun olup diplomasını aldı. Fakat doktorluğu tamamen bırakarak müziğe yöneldi.

1826’da Büyük Roma Ödülü yarışmasına katıldı ama daha ilk elemelerde kaybetti. Bunun üzerine aynı yıl Paris Konservatuarı’na yazıldı.

Ünlü öğretmen Anton Reicha’dan armoni ve kontrpuan dersleri almaya başladı.1827 yılında “Fem Mahkemesi Yargıçları” adlı operasıyla 2. kez Büyük Roma Ödülü yarışmasına katıldı ve yine başarısız oldu. 1828’de bestelediği bir kantatla yine Büyük Roma Ödülü için başvurdu ve bu yarışmada ikincilik ödülünü kazandı.

1830’da tamamladığı 5 bölümlü “Fantastik Senfoni” adlı eseri ile büyük başarı kazandı. Sanatçı aynı yıl “Sardanapale” adlı kantatıyla 4. kez katıldığı Büyük Roma Ödülü’nü kazandı ve 3 yıl Roma’da kalma hakkı elde etti. Roma’da kaldığı süre içinde “Lelio ya da Yaşama Dönüş”, “Kral Lear” ve “Rob Roy” adlı uvertürlerini besteledi.

1832 kasımında Paris’e döndü. 9 Aralık 1832’de Fantastik Senfoni’nin Lelio ile birlikte seslendirilmesinden sonra büyük üne kavuştu.
1833 yılında konsere gelen artist Harriet ile ailelerinin karşı çıkmasına rağmen evlendi. Ancak bir süre sonra anlaşamadıkları için evlilikleri sona erdi. Bu olaydan sonra büyük bir enerjiyle çalışmaya başlayan Berlioz, 1834 yılında viyola ve orkestra için “Harold İtalya’da” adlı eserini ünlü kemancı Paganini için tamamladı.

1836’da 5 ayrı gazetenin müzik yazarlığını üstlendi ve müziğin gelişmesi adına birçok yazılar yazdı.

1838 yılında ilk olarak Paris’te sahnelenen 3 perdelik “Benvenuto Cellini” adlı operasını yazdı. İlk zamanlarda anlaşılamayan bu opera uzun süre ele alınmadı. Ancak 1852’de Franz Liszt’in yönetimindeki eser uluslararası planda bir repertuar operası olmanın önemini kazandı.

Berlioz, 1840 yılında Fransa’da siyasal olayların başladığı sırada hükümetçe kendisine ısmarlanan “Yas ve Zafer Senfonisi”ni yazdı.

1841-1845 yılları arasında Belçika, Almanya, Avusturya, Rusya, Çekoslovakya ve Macaristan gibi ülkelerde konserler verdi.

1844 yılında “Büyük Modern Çalgılama ve Orkestralama” adlı ünlü öğreti kitabını yazdı.

Yalnız yaşayamayacağını anlayan sanatçı, 13 yıldır ilişkisi bulunan İspanyol asıllı piyanist Marien Recio ile evlendi.

1858’de “Truvalılar”, 1861’de “Truvalılar Kartaaca’da” adlı operası sahneye kondu.

Bundan sonra suskunluk dönemine giren Berlioz, “İsa’nın Çocukluğu” oratoryosu ile Shakespeare’in “Kuru Gürültü” adlı romanından alınan 2 perdelik “Beatrice et Benedict” adlı eseri yazdı.

Daha önce kısa aralıklarla babasını, annesini, kız kardeşini ve eşleri Harriet ile Maria’yı kaybeden Belioz, 1865 yılında yüzbaşı oğlunun Havana’da hayatını kaybetmesi üzerine hayatındaki en büyük acıyı yaşadı.

Monaco ve Nice’deki gezisinde düşerek ayağını inciten Berlioz, Paris’e dönünce hastalandı, 65 yaşındayken 8 Mart 1869 günü hayata gözlerini kapadı.

Felix Mendelssohn Bartholdy

3 Şubat 1809 (Hamburg ) – 4 Kasım (1847) yılları arasında yaşamış Leipzig Alman klasik batı müziği bestecisi. Bach’ı yeniden hayata döndüren kişi olarak tanınır. Gelmiş geçmiş en yetenekli bestecilerden birisi kabul edilen Mendelssohn, Mozart’ın 19. yüzyıldaki eşdeğeri olarak değerlendirilmiştir.

Aristokrat bir ailenin dört çocuğundan üçüncüsü olarak Hamburg’da doğdu. Babası Abraham Mendelssohn zengin bir bankacı, büyükbabası Moses Mendelssohn Yahudi bir din adamı ve filozoftu. Her ne kadar büyükbaba din adamı olsa ve Alman yahudilerinin gettoların dışında saygı görmek için din değiştirip Hristiyan olmalarına karşı çıksa da Mendelssohn’un ailesi 1816′da Hamburg’dan Berlin’e taşındıkları sırada Musevilikten Protestanlığa geçmiş ve Bartholdy soyadını almıştır. Ancak Felix, bu değişime direnmiş ve Mendelssohn soyadını kullanmaya devam etmiştir. Protestanlığı kabul etmiş ancak Yahudi geçmişinden de gurur duyan birisi olması, kilise müziği alanında yaptığı çalışmalarda kendisini sıkıntılı tartışmaların içinde bulmasına yol açmıştır.

İlk piano derslerini annesinden ve ablası Fanny’den aldı. Berlin’e taşındıktan sonra sonra Ludwig Berger ile piyano, Carl Zelter ile teori ve kompozisyon çalıştı. Babası, çocuklarını okula göndermeyip evde kendi geliştirdiği sistemle eğitiyor ve özel dersler aldırıyordu. Bu sebeple Felix, içine kapalı ve çekingen bir kişi olarak yetişti. Bu arada Mozart ve Bach’ın eserlerini çalışmak için ablası Fanny ile beraber Paris’e bir yolculuk yaptı. Bu bestecilerden, özellikle de Bach’tan, esinlenerek besteler yaptı.

1820′de ilk eserini besteleyen Felix 12 yaşında iken Carl Zelter onu Alman şair Goethe ile tanışmak üzere Goethe’nin evine götürdü. Felix, 72 yaşındaki şairin evinde iki hafta kaldı. Goethe’nin evinde Carl Maria von Weber ile tanıştı ve ona piyano dörtlüsünü seslendirdi. Felix’in yeteneğinden çok etkilenen Goethe, kendisine o anda yazdığı bir şiiri veda armağanı olarak sundu.

Goethe’nin şiirlerinin yanı sıra Shakespeare’in eserlerinden de ilham alan Felix, aristokrat ailelerin salonlarında çalınmak üzere besteler yapmaya devam etti. Henüz 13 yaşındayken Do minör Senfoni’sini yaratmıştı. 16 yaşında, türünün ilk örneklerinden birisi olan Yaylı Çalgılar için Mi diyez Majör Sekizlisini (Op. 20) besteledi. 17 yaşındayken dahi çocuk olarak ünü yayıldı ve Bir Yaz Gecesi Rüyası (Op.21) uvertürü seslendirildi. William Shakespeare’in bir komedisi için bestelenen bu eser, klasik müziğin romantik döneminin en güzel eserlerinden sayılır.

1826-1829 yılları arasında ailesinin isteği üzerine Berlin Üniversitesi’nde öğrenim gören Mendelsshon, daha sonra meslek olarak müziği seçmeye karar vermiştir. Üniversite yıllarında besteciliğinin yanısıra iyi bir bilardo ve satranç oyuncusu, iyi bir dansçı ve binici olarak tanınıp sevilmişti.

Mendelsshon, 20 yaşına geldiğinde unutulmuş bir besteci olan Bach’ın eserlerini incelemeye kendini vermişti. Henüz 13 yaşındayken doğum günü hediyesi olarak Johann Sebastian Bach’ın “Matthaus Passionu” nun (“Aziz Matta”) notalarını isteyen ve bu eser üzerine çalışmalar yapan sanatçı, kendisini ileride “Bach’ı yeniden yaşama döndüren kişi” yapacak yola böylece girmişti. Öğretmeni Zelter’in itirazlarına rağmen bu yolda çalışmaya devam etti. Berlin’de Bach’ın eserlerini seslendirdiği başarılı konserlerin ardından Avrupa müziğini tanımak üzere babasının desteğiyle üç yıllık bir Avrupa turnesine çıktı.

Mendelssohn’un turnesi İngiltere’den başlıyordu. Bu ülkede, George Frideric Handel’den sonra en sevilen Alman besteci olarak gönüllerde taht kurdu. İngiltere’de iken pek çok eser besteledi ve İskoçya’ya yaptığı geziden esinle İskoç Senfonisi’ni bestelemeye başladı. Anne-babasının 25. evlilik yıldönümlerinde çalınmak üzere “Die Heimkehr aus der Fremde” başlıklı şarkı dizisini de bu dönemde besteledi. Sanatçının gezileri; Güney Almanya, Avusturya, İtalya, İsviçre, Fransa ve tekrar İngiltere’den sonra, 1832 yılının Nisan ayında yine Berlin’de sona erdi.

Öğretmeni Zelter’in ölümünden sonra Berliner Singakademie adlı müzik okulunda Zelter’den boşalan göreve gelmek istediyse de bu göreve alınmadı. Bunun nedeni akademi üyelerinin geçmişi Musevi biri ile çalışmak istememesi ve 50 yaşındaki birinden boşalan yeri 24 yaşındaki tecrübesiz bir gence devredilmesini uygun görmeyişleridir. Bu seçim, Alman müzik tarihinde önemli bir rol oynadı. Mendelsshon, 1833′de Düsseldorf kentindeki Niederrhein Müzik Festivali’nin genel direktörlüğü görevini kabul ederek şehirden ayrılmasından sonraki gelişmeler sonucu Berlin, müzik alanındaki üstünlüğünü kaybetti.

Mendellshon genel direktörlüğünü üstlendiği festival boyunca Händel Orotoryaları’nın yorumlanmasını sağlayarak Barok Dönem müziğini yeniden hayata geçirdi. Aynı yıl kendisi vokal eserlerini ve Avrupa turnesi sırasında gördüğü İtalya’nın canlılığı ve renklerinden esinlenerek İtalyan Senfonisi’ni besteledi. Londra Filarmoni’nin ısmarladığı bu eseri, festival yöneticiliği görevine başlamadan hemen önce bir kere daha Londra’ya giderek ilk seslendirilişini gerçekleştridi. Festivalin başarısından sonra Düsseldorf kenti müzik dünyasının en üst yöneticisi konumuna geldi ancak çevresi ile geçimsizliği sonucu bu görevi kısa sürede bıraktı.

Birkaç yıl sonra ise Leipziger Gewandhaus orkestrasının yönetimini üstlendi ve Leipzig kentini Almanya’nın en önemli müzik merkezlerinden birisi haline getirdi. Bach ve Händel’in eserlerinin yanısıra Schubert’in Büyük Senfonisini müzik dünyasına tanıttı.

1840 yılında Orta Avrupa’nın en tanınmış bestecisi haline gelen Mendelssohn, 1841′de Leipzig’de bir konservatuvar kurdu. Bu konservatuvar, 1846′da Avrupa’nın en üstün müzik okulu haline geldi.

1847′de ablası Fanny’nin ölüm haberi üzerine yaşama isteğini yitiren sanatçı, Fa Minör 6. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü ve Fanny için Requiem’i besteledi. Aynı yıl bir beyin sarsıntısı geçirerek kısmi felç olan Mendelssohn, 4 Kasım 1847′de hayatını kaybetti ve ablası Fanny’nin yanına gömüldü.

FREDERIC FRANÇOIS CHOPIN

1 Mart 1810’da Zelazowa-Wola’da (Polonya) doğmuş, 18 Ekim 1849’da Paris’te ölmüştür

Romantik dönemin önde gelen Polonyalı piyanist ve bestecisi. Bazı kaynaklarda doğum günü 5 Mart olarak gösterilir.

Babası Fransız, annesi Polonyalı olup ömrünün büyük kısmını şöhretini kazandığı Paris’te geçirmesine ve klasik müzik literatüründe Fransız ismiyle anılmasına rağmen gönlü her zaman o dönem Rus işgali altındaki vatanı Polonya’da olmuştur. Bu durumu ile Chopin devrinin önemli karakterlerindendir. Milli sınırların üzerinde bir müzisyendi denebilir. Zaten 19.yyda ortaya çıkan yeni tip bir sanatkarın veya dahi virtüozların hali milli bir sanatkar olmaktan çok evrensel bir sanatkar olmaktır.

Chopin, tam anlamıyla romantik bir sanatkar, fakat yine yaratılış bakımından bambaşka bir şahsiyetti. Besteciliği bunu en açık şekilde gösterir. Pek az eseri istisna edilirse besteciliği tamamen piyanoya vurmuştur. Piyanodan kendini gösteren yeni tınlama imkânları çıkarmış, ayrıca devrinin henüz ulaşamadığı tınıları bile keşfetmiştir. Bununla birlikte armonilerinin geniş ve zengin ifade sahası, çok farklı üstünlüğünü, bu melodiler ve onların ortaya konuşunda beliren ritimlerin özel bir serbestlikle düzenlenişi ve sonunda lirik şiire has bir tattan gelişerek yükselen ifade yeteneği gibi nitelikleriyle, Chopin’in Fransız müziğinin ancak çok daha sonra varabildiği özelliklerin ilk hatlarını tespit etmek mümkündür.

Ne kadar uzakta yaşasa da derin bir hisle vatanına daima bağlı kalmıştır. Kendisinden önce konser salonlarında görülen Mazurka ve Polonezleri folklör statüsünden çıkarıp sanat seviyesine yükselten odur.

Gerçekte, yeteneği küçük yaşta beliren ve genç yaşta olgunlaşan bu müzisyen de çalışma yolunu tutmak zorunda kaldı. Beethoven’in öldüğü sene Joseph Elsner’in öğrencisi olarak Varşova’da genel dikkat ve ilgiyi üzerine çekti. Viyana’da kaldıktan sonra Temmuz Devrimi sırasında Paris’e geldi. Orada piyanist olarak ünlendi ve adı Avrupa’nın her tarafına yayıldı. Besteciliği de orada gelişti ve yükseldi. 1837-1847 arasında Fransız yazar George Sand (Barones Dudevant) ile inişli çıkışlı bir ilişki yaşadı. Ömrü boyunca kırılgan ve zayıf olan bedeni 1849′da tüberküloza yenik düştü. Cenazesinde kendi bestelediği Marche Funébre-Cenaze Marşının (2.Piyano Sonatı-3.Bölüm) değil Mozart’ın Requiem’inin çalınmasını istedi. Paris’te Pére-Lachaise mezarlığında gömülüdür.

Chopin’in yeni bir fikri aristokrasisinin temsilcisi olarak gören Schumann genç besteciyi sonsuz takdir ifade eden şu sözlerle alenen selamlıyordu: “Şapkalarınızı çıkarın baylar, bir dahi geliyor. Şair olmak için kocaman ciltler doldurmak gerekmez; bir iki şiirle bu ünvana layık olabilirsin. Chopin de böyle şiirler yazmıştır”.

ROBERT SCHUMANN

Almanya’daki Romantik hareketin öncülerinden birisi olan Alman besteci, eleştirmendir.

8 Haziran 1810’da Almanya’nın Zwickau kentinde doğan Robert Schumann, kitap satıcısı Friedrich August Schumann ile Johanna Christiane Schnabel’in beş çocuğundan en gencidir. Gençliğinde babsının kitaplığındaki Lord Byron ve Sir Walter Scott’un romantik hikâyelerini okuyan Robert, şair olmayı hayal ederdi. Müziğe de yeteneği olan Robert, küçük yaşta piano dersleri aldı ve babasının teşviğiyle küçük parçalar bestelemeye başladı. Edebiyat ve müzik, Schumann için sanatsal yaratıcılığının ortaya koymada kullanabileceği iki ayrı araçtı ve ileriki yıllarda piano çalma olanağını yitirince yeteneklerinin çift yönlü gelişmesinin büyük faydasını gördü.

Schumann, 1826’da babasının ölümünden sonra şiir yerine müziğe ağırlık vermeye karar verdiyse de annesi onun ticarete yönelmesini istiyordu. 1831’de annesinin ısrarıyla hukuk öğrenimi için Leipzig’e gitti fakat orada zamanını müzik, edebiyat ve çeşitli sosyal faaliyetlerle geçirdi. Piano dersleri aldı ve besteler yaptı. Zamanla annesini hukuk değil, pianist olarak kariyer yapması konusunda ikna etti. Piano öğretmeni Friedrich Wieck’in ailesinin Leipzig’deki evine taşındı ve yoğun bir çalışma sonucu pianoda virtüöz seviyesine ulaştı. 1832’ye kadar önemli piano eserlerinin bir kısmını yazdı. Fakat kısa bir süre sonra ellerindeki bir sakatlık sonucu piano çalamaz oldu. İddialara göre elindeki problem, parmaklarını güçlendirmek için kullandığı bir makineden kaynaklanmıştı; başka bir iddiaya göre frengili bir yaranın iyileşmesi için uygulanan tedavinin sonucuydu. Sağ elinin orta parmağını kullanamaz olunca besteci-pianist yerine besteci-eleştirmen kimliğine büründü ve kararlılıkla beste yapmayı sürdürdü.

1834’de, 19.yy’ın en önemlilerindne birisi haline gelecek bir müzik gazetesi çıkardı (Neue Zeitschrift für Musik) 10 yıl boyunca gazetenin editörlüğünü ve baş yazarlığını yaptı. Çağdaşları Frederick Chopin, Hector Berlioz, genç Johannes Brahms ve Franz Schubert’i tanımak için büyük gayret sarfetti. Eleştirilerini zaman zaman Eusebius ve Florestan gibi takma adlarla yayınladı. Bu iki isim onun içinde taşıdığı biri dalgın, hülyalı, diğeri ise coşkun, ateşli iki farklı karakteri yansıtıyordu. Bu ikili ruh, sadece yazılarında değil, bestelerine de ortaya çıkıyordu.

Gönül ilişkileri Schumann’ın hayatında önemli bir yer oynadı. En büyük aşkı, Friedrich Wieck’in kızı Clara idi. Clara çok yetenekli bir besteci idi. Friedrich Wieck, gençleri birbirinden ayırmak için elinden geleni yaptı. 1837’de sözlenseler de uzun süre bir araya gelemediler ve Robert Schumann, bu yüzden çok acı çekti. 1838-1839 yıllarında Clara’nın çalması için çok başarılı bir piano eseri besteledi (C Major Arabesk, Op. 18). 1840’da yasal engelleri aşarak evlendiler. Evlilikten sonra Schuman, şarkılar bestelemeye başladı. 140 şarkı (lied) besteleyen Schumann, bu türün en güzel örneklerini verdi. Bu türdeki eserlerinin en ünlüsü Dichterliebe ‘dir. Bir pianist-besteci olan Schumann, şarkılarındaki duyugunun anlatımında pianoya büyük rol verdi.

1840’a kadar enstrümental müziğin vokal müzikten daha üstün olduğunu savunan Schumann’ın, fikir değiştirererek vokal eserler bestelemeye başlamasının arkasında Dichterliebe’in şairi Heinrich Heine’a duyduğu hayranlık ve gün ışığına çıkardığı besteci Schubert’in eserlerini onun şarkılarından etkilenmesi vardır. Ayrıca Clara’ya söylemek istediklerini şarkılarla doğrudan söyleyebilmek için şarkı bestelmeyi seçmiştir. Ancak piano alanındaki yeteneği ile besteciliğini birleştirerek insan sesi ile pianonun eşit önemde olduğu eserler besteledi. Bu yaklaşım, Schumann’ın lied türüne en büyük katkısı oldu.

Schumann, 1850’de Dusseldorf şehri müzik direktörlüğü pozisyonuna getirildi, ancak 1854’te gençliğinden beri zaman zaman ortaya çıkan; son yıllarda ise ilerleyen ruhsal hastalığı nedeniyle görevinden alındı. Delirmekten her zaman korkmuş olan Schumann’ın bu korkusu halüsinasyonlarının artması sonucu iyice büyüdü ve sonuda 1854’te bir intihar girişiminde bulundu. Başarısız olan bu girişimden sonra bir akıl hastanesine yatırıldı ve 29 Temmuz 1856’da orada öldü.

FRANZ LISZT

22 Ekim 1811′de Macaristan’ın Doborján (Raiding) kentinde doğan küçük Putzi (Franz Liszt), ilk piyano derslerini onun müzik dehasını keşfeden babasından aldı. Macar soyluları 6 yıl boyunca bu çocuk dahiye maddi destek sağlamayı kabul edince küçük yaşta babası ile Viyana’ya giderek Antonio Salieri’den ve Ludwig van Beethoven’in öğrencilerinden Karl Czerny’den dersler aldı. 12 yaşına geldiğinde dinleyicilerin, diğer müzisyenlerin ve kralların takdirini toplayan bir konser piyanisti olmuştu. Konservatura girmek için geldiği Paris’te, yabancı olduğu gerekçesiyle okula alınmadıysa da özel ders alarak teori ve beste çalıştı; ilk ve tek operası Don Sache’yi ve çeşitli piyano eserlerini besteledi. 1834’de babasını kaybettikten sonra henüz 15 yaşında iken piyano dersleri vererek annesinin geçimini sağlamaya çalışan Liszt, müziğe ilgisini kaybetmeye ve bu mesleğin anlamını sorgulamaya başladı. Kendisini edebiyat ve dini konulara kaptıran Liszt’in bu ilgilerinin etkisi hayatına ve eserlerine yansıdı. 1830 Devrimi ile yeniden sanata ve hayata dönmeye karar verdi. Asla bitiremeyeceği Devrim Senfonisi’ni yazmaya başladı. Besteciliğinin öne çıktığı bu dönemde Alphonse de Lamartine’in şiirlerini solo piyano için besteledi. Hector Berlioz ile tanıştı. 1832’de kemancı Niccolo Paganini’yi dinlemesi, yeniden virtüözlüğe ilgi duymasına neden oldu.; Pagani’nin La Campanella’sı üzerine bir fantezi yazdı. 1833’de Berlioz’un Fantastik senfonisini piyanoya uyarlamayı başardı. Paris günlerinde o sıralar Polonya’dan gelmiş olan Chopin’in yeteneğini duyup onu kendine rakip olarak düşündüyse de sonraları çok iyi arkadaş oldular.

Fırtınalı bir ilişki yaşadığı Agoult Kontesi Marie ile 1834’de tanıştı. Kocasını terk eden kontes ile İsviçre ve İtalya’da yaşadılar, 3 çocukları oldu.Daha sonraları çok yakın arkadaşlık kurduğuı ünlü opera yazarı Wagner’le arkadaşlık kurdu.3 çocuğundan biri olan Cosima evli olmasına rağmen babası yaşındaki ve babasının çok iyi bir arkadaşı olan Wagner’le yasak aşk yaşaması iki arkadaşın arasını açtı. 1835’deki İsviçre seyahati sırasında piyanist Sigismond Thalberg’in Paris’teki başarılarını duyunca Piyanonun Kralıününü pekiştirmek için bir piyano düellosu yapmak üzere Paris’e gitti. Daha sonra piyano resitali kavramını geliştiren Liszt, büyük bir konser turuna çıktı, hayır dernekleri yararına konserler verdi, her yerde ilgiyle karşılandı. Konserleri sayesinde küçük yaşta kaybettiği ülkesin Macaristan’daki sel felaketinde hayatını kaybedenlere bağışlamak üzere büyük bir gelir elde etti ve Bonn’da yapılması planlanan Beethoven anıtının maliyetini üstlendi. 1840-1847 arasında çıktığı turnede İrlanda’dan Türkiye’e, Portekiz’den Rusya’ya kadar pek çok yeri dolaştı. 18 Haziran 1847′de Padişah Abdülmecit’e Dolmabahçe Sarayı’nda bir konser verdi.

1844’te ününün doruğunda iken manik-depresif eşi Marie d’Agoult ile evliliğini bitirdi; Kiev’de tanıştığı çarın yardımcısının karısı Prenses Carolyne Sayn-Wittgenstein ile birlikte oldu ve sahne konserlerine son verdi.

Liszt, konser piyanisti kariyerine son verdikten sonra, 1848’de Weimar’da orkestra şefliğine başladı ve kenti, Avrupa kültürünün buluşma merkezi haline getirdi. Bu görevi sayesinde Verdi, Wagner ve Berlioz’un yeni operalarını yönetti. Aynı dönemde en önemli eserlerini besteledi, genç piyanistlere ders vererek Altenberg Kartalları diye anılan yeni bir piyanist kuşağı yetiştirdi. 1858’de, muhafazakarların kendisinin ve öğrencilerinin yapıtlarına yoğun eleştirileri üzerine görevinden ayrıldı.

1861-1869 yılları arasında daha çok Roma’da yaşadı ve ve dini kitaplar yazdı, rahiplik dersleri aldı ve onur rahibi oldu. 1870’den sonra ise Roma, Weimar ve Budapeşte arasında seyahat ederek ömrünün sonuna kadar öğretmenlik ve piyanistliği sürdürdü. Budapeşte Müzik Okulu’nu kurarak ilk başkanı oldu. 31 Temmuz1886’da, bir festival nedeniyle bulunduğu Bayreuth’ta zatüreye yakalanarak hayatını kaybetti. Budapeşte’de gömülmeyi vasiyet etmiş olmasına rağmen Bayreuth’a gömüldü.

AMBROISE THOMAS

5 Ağustos 1811 - 12 Şubat 1896 yılları arasında yaşamış Fransız besteci.

Bir müzik öğretmeninin oğlu olarak dünyaya geldi, ilk derslerini babasından alan Thomas’ı, ailesi daha sonra 1828′de Paris Konservatuarına göndermiştir.

1882′de Büyük Roma Ödülü’nü kazanmıştır.

1849′da “Le Cid” ve 1850′de “Le songe D’Une Nuit d’Eté” adlı operaları vermiştir.

1866′da Opera Comique’de sahneye konan “Mignon” ile dünya çapında tanınmış, 1871′de sahne alan operası “Hamlet” ile daha da pekişmiştir. Aynı yıl Auber’in yerine Paris Konservatuarı direktörlüğüne getirilmiştir.

 

FRIEDRICH von FLOTOW

27 Nisan 1812 – 24 Ocak 1883 yılları arasında yaşamış Alman opera bestecisidir.

İlk müzik derslerini annesinden alan Flotow, babası tarafından desteklenerek 1828′de öğrenimini tamamlamak üzere Paris’e gönderilmiştir.

Reich ve Pixis gibi usta müzisyenlerden ders alarak bilgisini genişleten Flotow, 1835′de tek perdelik operası “Pierre et Cathérine” i bestelemiş, eser Schwerin’de sahnelenmiştir.

Paris’de verdiği sahne eerleri arasında “Lady Harriet” adlı bir bale süiti de bulunmaktadır. Bu süit, onun ünlü operası “Martha”nın taslağı olarak kabul edilmektedir. Flotow, 1862 yılına kadar Schwerin Saray Tiyatrosu direktörlüğünü yapmıştır.

GIUSEPPE VERDI

10 Ekim 1813, İtalya – 27 Ocak 1901, İtalya ) 19. yy. İtalyan Operası Ekolünden gelen en ünlü İtalyan besteci. Tüm dünyada eserleri en çok sahnelenen opera bestecilerinden birisidir.

Hancılık yapan yoksul bir ailenin ikinci çocuğu olarak 10 Ekim 1813′te, Kuzey İtalya’daki La Roncole Köyü’nde, günümüzde müze olarak kullanılan evde doğdu. Kilise orgcusundan ilk müzik derslerini aldı. Geçmişinde hiç müzisyen olmayan ailesi, oğullarının müzik eğitimi için büyük çaba harcadı, ona eski bir piyano aldıkları gibi yakındaki Busetto kasabasına göndererek oradaki sanatsal ortamdan yararlanmasını da sağladılar. Busetto’da aile dostu bir tüccar olan Antonio Barezzi’nin evinde kalarak Latince ve müzik dersleri alan Verdi, İtalya’da Busetto’lu Kuğu olarak da bilinir. Milano Konservatuarı’na girmek isteyen Verdi, piyano tekniği zayıf olduğu için konservatuar sınavlarını kazanamadı; ancak La Scala Tiyatrosu’nun şefi Vincente Lavigna’dan 2 yıl boyunca özel ders alma fırsatı buldu. Masraflarını Barezzi’nin karşıladığı bu özel dersler sayesinde opera müziği hakkında bilgisini arttırdı.

Verdi, Busetto’ya döndüğünde şehir orkestrasının şefliğini yürütmeye başladı; Barezzi’nin kızı ile evlendi, ard arda bir kızı, bir oğlu oldu. 1838’de ilk bestesi yayınlandı, orkestra şefliği görevinden ayrılarak Milano’ya yerleşti; Avrupa’nın önde gelen müzik editörlerinden Giovanni Ricordi, eserlerinin telif haklarını satın aldı ve bu iş ilişkisi ölümüne kadar sürdü. 1838’de yazdığı Oberto adlı ilk operası Milano’da dönemin ünlü sanatçıları tarafından başarıyla sergilendi. Aynı yıl iki çocuğunu ve karısını 2 ay gibi kısa bir sürede hastalıklar nedeniyle ardı ardına yitiren Verdi; yaptığı bir sözleşme gereği bir komik opera bestelemek zorunda olduğundan ilk komik operası Bir günlük Kral’ı yazdı. Bu eser, La Scala’da başarısız olunca yaşadığı ruhsal bunalım üzerine Busetto’dan ayrılarak Milano’ya yerleşti ve artık beste yapmamaya karar vermdi. İtalyan besteci ve liberetto yazarı Temistocle Solera’nın yazdığı liberetto’yu okuyunca fikrini değiştirdi. Yahudiler’in Babil’den sürgün edilmelerini konu alan Nabucco adlı eseri bestelemeyi 1841’de tamamladı. Nabucco, Verdi’ye ilk büyük başarısını getirdi.

Nabucco operasının La Scala’da sahnelendiği 1842 yılında Abigaille rolündeki soprano Giuseppina Strepponi ile tanışan Verdi, 55 yıl süren yeni bir birlikteliğe başladı. Ancak 1859’da evlenebildiği Giuseppina ile geçirdiği yılları onun en verimli dönemi oldu. Evlilikleri, eşinin 1897’de ölümüne kadar sürdü.

Nabucco’dan sonra peşpeşe Lombardi(Lombardlar), Ernani, I due Foscari operalarını yazan Verdi büyük üne kavuştu. Nabucco ve I Lombardi’nin koro bölümleri sokaktaki halkın ve İtalyan vatanseverlerin dilinden düşmüyordu. Ernani operası, ise ona İtalya dışında da ün kazandırdı. Ernani, Victor Hugo’nun Hernai oyunundan operaya aktarılmştı. Opera eserlerinin müzikal yönüne ağırlık veren, dramatik yönünü pek önemsemeyen İtalyan opera geleneğine bir yenilik getirerek, oyunun dramatik yönüne ağırlık verdiği bu eserin başarısı üzerine ardı ardına opera siparişleri almaya başladı. I due Foscri eserinde ise ilk defa karakterleri temsil eden ve duyulduklarında onları hatırlatan temalar kullanmaya başladı.

Bir anlaşmazlık nedeniyle artık operalarını Milano’da sahnelemekten vazgeçince Alzira, Atilla, Macbeth diğer İtalyan şehirlerinde; I Masnadieri Londra’da sahnelendi. Konusu Voltaire’in aynı adlı eserinden alınan Alzira operası, Verdi’nin bile hiç sevmediği “gerçekten korkunç” olarak nitelediği tek operası olarak ün yapmıştır. Atilla Operası, Verdi’nin Soleraile yaptığı işbirliğinin son ürünüdür ve çok başarılı bir operadır. Macbeth operasının liberettosunu Shakespeare hayranı olan Verdi düzyazı olarak kendisi yazmış ve şiire dönüştürülmesini Piave’den istemişti. Başrolü bir tenora değil, baritona vermek; kötü karakterli kişileri eserin kahramanı yapmak; eserde tek bir aşk öyküsünü değil, yükselme hırsı, vicdan huzursuzluğu gibi konuları işlemek bu eserde getirdiği yeniliklerdir.

1848’de, Milano’un Avusturyalılar tarafından fethedilmesi üzerine Verdi Il Corsaro(Korsan), La Battaglia di Legnano(Legnano Savaşı), ve Luisa Miller operalarını yazdı. Il Corsaro, bir borcunu ödemek üzere alelacele yazdığı kötü bir eserdi. La Battaglia di Legnano, milliyetçi cümleler ve sahnelerle dolu bir eserdir. Luisa Miller’in konusu Friedrich Schillerin Hile ve Aşk adlı eserinden alınmıştır. İlk defa soyluları değil, halktan insanların canlandırıldığı bu opera eserde orkestra yalnızca esere eşlik eden bir araç olmaktan çıkmış, güçlü bir anlatım aracı haline gelmişti. Bu eser, birkaç yıl sonra bestelenecek La Travaiata ile birlikte Gerçekçilik akımının öncüsü oldu.

1851’de Verdi’nin “en iyi eserim” dediği Rigoletto Venedikl’te, 1853’de, Il Trovatore Roma’da büyük başarı kazandı. Rigoletto, konusunu Victor Hugo’nun Kral Eğleniyor adlı eserinden almıştı. Il Trovatore, konusu karışık ve anlaşılması güç bir operadır. Şarkıcıların doğal ses olanaklarına göre beste yaratmak yerine, onları seslerini geliştirmeye yöneltecek nitelikte bir eserdir. Aynı yıl (1853) en popüler eseri olan La Travaita Venedik’te sahnelendi. İlk sahnelenişi fiyasko ile sonuçlansa da zamanla en sevilen operalardan birisi oldu. Verdi’nin Alexsandre Dumas’ın Kamelyalı Kadın romanından esinlenerek yazdığı La Traviata, edebiyata dayalı operanın en tanınmış örneklerindendir; Carmen ile birlikte gerçekçilik okulunun öncülerinden birisidir.

Bu dönemde bestelediği diğer ünlü operaları şunlardır: I Vespri Siciliani (Sicilya’nın Akşam Ayinleri), Aroldo, Simon Boccanegra, ve Un Ballo in Maschera (Maskeli Balo).

Verdi, 1859’da Parma Meclisi’ne Busetto temsilcisi olarak girdi. 1861’de ise İtalyan Parlamentosu’na seçildi. Parlementer olarak yaptığı ilk katkı, İtalya’nın müzikal kurumlarının koordine edilmesi ve devletle olan ilişkilerinin saptanması konusunda önerilerdi. 1865’de parlamentodan çekildi.

1862’de La Forza del Destino (Talihin Kudreti) operasını St. Petersburg’da sahneledi. 5 yıl opera yazmaya ara verdikten sonra, 1867’de Don Carlos operasını yazdı.

Mısır Hidiv’inin siparişi üzerine bestelediği Aida operası Kahire’deki İtalyan Opera binasının açılışında sahnelendi. Aida, Mısır ile Habeşistan arasında yüzyıllar boyunca sürüp giden çatışmalardan İ.Ö. 10.yüzyılda yer alanı sırasında geçen olaylar üzerine kurulmuş bir aşk, baba sevgisi ve vatan sevgisi arasındaki bocalamayı işliyordu. Avrupa premiyeri 1872’de La Scala’da gerçekleşti. O kadar beğenildi ki besteci tam 32 kez sahneye çağrıldı. Eser, Verdi’nin en güzel operası olarak kabul edildi.

15 yıl opera yazmayan Verdi, herkesin besteciliğe veda ettiğini düşündüğü sırada, 1887’de Othello operası ile müzikseverlerin karşısına çıktı. Othello, Verdi’nin ses ve orkestra arasındaki dengeyi bulduğu en olgun eseridir. İtalyan operasınının bir “aryalar dizisi” olmaktan kurtulmasını sağlayan eserdir.

6 yıl sonra, 77 yaşındayken 1893’te ikinci komik operası ve son eseri olan Falsaff’ı besteledi ve büyük başarı kazandı. Eserin ilk gösterimi Roma’da gerçekleşti; Verdi’ye Roma şehrinin onur hemşehrisi unvanı verildi.

Falsaff’ı besteledikten sonra yalnızlığa çekilerek 11 yılını herkesten uzakta geçirdi. 1895’de yaşlı müzisyenler için bir barınak olarak tasarladığı Casa di Riposo’yu inşa ettirmeye başladı; yapı 1899’da tamamlandı. 21 Ocak 1901’da Milano’da hayatını kaybetti. Verdi, vasiyetinde sadece 20 kişinin ve küçük bir askeri birliğin katıldığı sessiz ve müziksiz bir cenaze töreni istemişti. İsteğine uygun bir cenaze töreni yapıldı ancak; bir ay sonra eşi Giuseppina’nın ve kendisinin tabutları Milan’daki bir mezarlıkta bulunan geçici mekanlarından alınarak Casa di Riposo’ya büyük bir törenle nakledildi. İtalyan Kraliyet ailesi üyelerinin, milletvekillerinin, diplomatların da katıldığı bu törende binlerce kişi Nabuco operasındaki ünlü ilahiyi görülmemiş bir koro halinde söyledi.

RICHARD WAGNER

Geliştirdiği birleşik sanat eseri kavramı (Gesamtkunstwerk) ile müzik dünyasını etkiledi. Gerek müzik ve drama alanındaki yenilikleri, gerekse Yahudi karşıtı görüşleri nedeniyle 20.yy.’ın en çok tartışılan müzik adamlarından olmuştur.

22 Mayıs 1813’te Almanya’nın Leipzig kentinde doğan Richard Wagner, polis memuru Friedrich Wilhelm – Johanna Wagner çiftinin 9 çocuğundan en küçüğüdür. Henüz 6 aylıkken babasını kaybeden Richard Wagner’in annesi Johanna, 9 ay sonra aile dostu olan ressam, oyun yönetmeni ve yazar Ludwig Geyer ile evlendi ve aile Dresden’e göçtü. Geyer, 1821’de öldü ve aile 1827’de yeniden Leipzig’e döndü.

Wagner, küçük yaştan itibaren tiyatroya ilgi duymaya başladı. Diğer kardeşleri de meslek olarak oyunculuk ve şarkıcılığı seçmişlerdi. İlk yaratıcı çalışması, 15 yaşında “Leubald and Adelaide” adlı opera metni idi. Weber’in bir operasını ve Beethoven’ın bir senfonisini dinledikten sonra ise müzik tutkusu kendisini gösterdi. Leipzig Üniversitesi’ne devam etmeye başlayan Wagner, ayrıca bir sinagogda koro şefi olan Christian Theodor Weinlig’den 6 ay boyunca müzik dersi aldı, armoni ve kontrpuan öğrendi. 1832’de belli başlı eserlerinden ilki olan “Do Majör Senfoni”’yi besteledi; eser, Leipzig ve Prag’da seslendirildi ve ilgi gördü. 1833’ten itibaren çeşitli küçük tiyatro topluluklarında orkestra şefi olarak çalıştı; 1834’te “Die Feen (Periler” operasının müziğini ve metnini yazdı. Bu eser, o hayattayken hiç seslendirilmediyse de ikinci operası olan ve Shakespeare’in “Kısasa Kısas” oyunundan hazırladığı “Das Liebesverbot” (Yasak Aşk) operası 1836’da Magdeburg’da sahnelendi.

1836’da şarkıcı Minna Planer ile evlendi. Eşini evlenmeye razı etmek için 2 yıl uğraştığı halde, bu evlilik kısa zaman sonra sadakatsizlik nedeni ile bir hayal kırıklığına dönecek yine de 1866’ya kadar sürecekti. Evlendiği yıl Königsberg tiyatrosunda müzik direktörü olduysa da kısa bir süre sonra ayrılıp Riga’da benzer bir göreve başladı. Burada özellikle Beethoven eserlerini yönetti ve Rienzi operasını bestelemeye başladı.

1839’da alacaklılarından kaçarak önce Londra’ya gitti. Bir oyununun perdeye aktarılması sırasında yaşanan bir anlaşmazlık nedeni ile değerinin daha iyi anlaşılacağını düşündüğü Paris’e gitti. Berlioz ve başka sanatçılarla tanıştı. Yoksulluk içinde geçen Paris günlerinde Rienzi’yi tamamladı, Uçan Hollandalı operasının taslaklarına başladı.

1842’de Dresden Tiyatrosu Rienzi’yi sahnelemeye karar verince Paris’ten ayrılıp Dresden’e gitti. Eser, 6 saat süren çok uzun bir opera olmasına rağmen seyirciyi coşturmayı başarmıştı. Böylece Rienzi operası, Wagner’in Almanya’da adını duyurmasını sağlayan ilk eser oldu. 1843’de Uçan Hollandalı aynı kentte sahnelendi. Wagner, Dresden’de krallık orkestrası şefliğini yaptı. Romantik operası Tannhäuser 1845’de Dresden’de sahnelendiğinde geleneksel formların çok dışında bir eser olduğu için eleştirildi. Buna rağmen Franz Liszt, 3 yıl sonra Weimar’da bu eseri sahneledi ve Wagner’i her zaman destekledi. 1848 tanışan Wagner ile Liszt, ömürboyu dost oldular. Wagner, aynı yıl Lohengrin operasını tamamladıysa da sahneleme imkânı bulamadı. Yardımına yine Liszt koştu ve eseri 1850’de Weimar’da sahneledi. Wagner’in devrimci siyasi etkinliklerinden ötürü İsviçre’ye sürgüne gitmesi üzerine kariyerinde yeni bir dönem başladı.

Sürgün yaşamı 1862’ye kadar süren Wagner, İsviçre’de “Der Ring der Nibelungen” (Nibelungen Yüzüğü) adı verilen opera dizisini yazdı.Bu eser 4 ayrı operadan oluşmaktaydı.Eserin Nibelungen yüzüğü adını almasının sebebi ise, hikâyelerin birbirinin devamı olarak yazıldığı bu 4 ayrı operanın ardarda sahnelenmesi fikri idi. Bu arada varlıklı ipek tüccarı Otto Wesendonck ve eşi Mathilde ile tanıştı. Otto Wesendock, Zürih yakınlarındaki villasının bahçesindeki küçük bir köşkü Wagner ile eşi Minna’ya kiralayarak Richard Wagner ile eşi arasında doğan aşkın sürmesine farkında olmadan yardımcı oldu. Bu aşk, Wagner’e yeni eserleri için ilham verdi. Wagner böylece, operalarının en uzunu ve en zoru olan “Tristan ve İsolde”’ı (1857-1859) yazdı. Eser, 1865’de Münih’te Bavyera Kralı’nın huzurunda sahnelendi.

Wagner, tahta yeni çıkan “Bavyera Kralı II. Ludwig tarafından davet edilince hemen Almanya’ya gitmişti. Kralın desteği ile ekonomik sıkıntıları sona erdikten sonra tek komik operası “Die Meistersinger von Nürnberg” Nürnberg’in Usta Şarkıcıları operasını yazıp besteledi ve bu eser de Münih’te sahnelendi. Bu arada Bavyera Parlamentosu ülke parasının besteciye yedirildiği inancıyla sanatçıyı eleştirmekteydi. Öte yandan Franz Liszt’in ünlü orkestra yöneticisi Hans von Bülow ile evli kızı Cosima ile yaşadığı aşk çevreden tepki toplamaktaydı.

1866’da eşinden ayrılan Wagner, 1870’de Cosima ile evlendiğinde çiftin iki çocukları vardı. Wagner, orkestra eseri “Siegfried Idyll”’i 1870’de Cosima için besteledi. 1869-1870 yıllarında Yüzük operalarının ikisi Liszt tarafından sahnelendi.Bu sırada eserin tamamının sahneleneceği bir opera binası için kaynak bulma çabaları sürüyordu.. Ümitsizliğe düştüğü anda Kral II. Ludwig’in desteği ile karşılaştı. Söylentilere göre eşcinsel olan Kral, Wagner’e ve onun müziğine duyduğu büyük aşkını kanıtlamak adına binanın yapımına yardım teklifinde bulundu. Bu büyük aşktan haberdar olan Wagner bu yardımı kabul etti. Opera binası 1874’de Bayreuth’ta birleşik sanat eseri (müzik, şiir, görsel sanatlar, dans gibi tüm sanatların operada harmanlanması) kavramına uygun olarak inşa edildi. Opera binasının inşa sürecinde Wagner kendi sanatının gereklerini göz önünde bulundurarak projenin büyük bölümüne çizimleri ile katkıda bulundu. 1876’daki ilk sanat festivalinde tamamı 18 saatlik bir eser olan Yüzük sahnelendi.

1877’de Parsifal operasını yazmaya başlayan Wagner, “saf ırk” konusundaki polemik yaratan yazılarını yayınlamayı sürdürdü. Parsifal, 1882’de Bayreuth’ta sahnelendi. Wagner, 1883 kışını geçirmek için gittiği Venedik’te kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Bayreuth’taki villasının bahçesinde kendi adına hazırladığı mezarına gömüldü.

CHARLES GOUNOD

 18 Haziran 1818 – 18 Ekim 1893 yılları arasında yaşamış Fransız opera bestecisi.

İlk derslerini annesinden almıştır. 1836′da Paris konservatuarına girmiş, Halevy, Paer ve Lesueur gibi öğretmenlerin yanında yetişmiştir.

Okulu, Büyük Roma Ödülü ile bitiren Gounod, İtalya’da bulunduğu üç yıl boyunca orgculuk yapmıştır.

İlk sahne eseri “Sapho” 1851′de oynanmış ve başarısız olmuştur. 1859′da sahnelenen Faust ise onu dünyaca ünlü bir besteci yapmıştır. Almanya’da Fransız eseri olarak görülmüş, aynı şekilde Fransa’da da Alman eseri olarak eleştirilmiştir.

Ayrıca Goethe’nin anısına saygı göstermek amacıyla Almanya’da oyunun adı “Margarethe” olarak değiştirilmiştir.

JACQUES OFFENBACH

20 Haziran 1819 - 5 Ekim 1880 yılları arasında yaşamış Alman asıllı Fransız bestecidir. Asıl adı Jacob Levy Eberst’dir.

Alfred de Musset’nin de “Şamdancı Oyunu” için viyolensel eşlikli düetler bestelemiştir. Daha sonra operetler bestelemeye başlamıştır. Canlı, coşkulu, şakacı müziğiyle kendine özgü bir operet türü olan Fransız Opereti’ni yaratmıştır.

Şarkıları ve dansları (Can-Can Dansı), döneminde Paris yaşamının simgesi haline gelmiştir.

En bilinen operalarından biri “Hoffman’ın Masalları”‘dır. Çok renkli, eğlenceli, fantastik unsurlar barındıran bir operadır.

Operalarında daha çok duygularına yer verir. 5 Ekim 1880’de Paris’te ölmüştür.

CLARA SCHUMANN

13 Eylül 1819 – 20 Mayıs 1896 yılları arasında yaşamış bestecidir.

Romantik Dönem’in önde gelen piyanist ve bestecilerinden biri. 61 yıllık konser kariyeri boyunca piyano konserlerinin format ve repertuvarında önemli değişikliklere öncülük etmiştir. Romantik Alman besteci Robert Schumann ile evliliğinden sonra Clara Schumann adını kullanmıştır, ancak evliliğinden önce Clara Wieck olarak da kayda değer bir üne sahipti.

Clara Josephine Schumann Leipzig’de doğmuştur. Babası Friedrich Wieck tanınmış bir müzik pedagogu ve piyanistti. İlk derslerini babasından almıştır. Robert Schumann’la 1840′da evlendiler.On yıl sonra besteci Schumann akıl hastalığına yakalanarak öldü. Özellikle büyük besteci Johannes Brahms’a yakın bir dostlukla bağlıydı. Bir yandan konserler veriyor, bir yandan öğretmenlik yapıyordu. 1878′den 1892′ye kadar Frankfurt yüksek konservatuvarında piyano profesörlüğü yaptı ve orada öldü. Clara besteci olarak Robert Schumann’a “Rückert Lied”lerinden op. 12, 4 ve 11 numaralılarını bestelemiş, ayrıca piyano eserleri, bir piyano konçertosu ve oda müziği eserleri bırakmıştır.

Johanna Kinkel

8 Temmuz 1810, Bonn’da doğmuş, 14 Kasım 1858 yılında  Londra’da ölmüştür.

 Alman besteci ve yazar. 1848′de Alman Devrimi’nin başarısızlığa uğramasının ardından Londra’ya geçti. Geçirdiği bir dizi kalp spazmının ardından, 48 yaşındayken üçüncü kattan düşerek yaşamını yitirdi.

iLGiLi HABERLER / YAZILAR