
Puccini, dünyanın her yerinde seyirciler tarafından ne kadar beğenilirse müzik tarihçileri ve eleştirmenleri tarafından (bunların içinde birkaç İtalyan da vardır!) artistik seviyesi oldukça düşük bir yere konulmuştur. Olağanüstü başarısı ve bunu elde ediş hızı, doğal olarak yadsınamaz. Fakat acaba bu, fazla eğitim almamış olan genel halkın ilgisini çekmek için kullanılmış hesaplı bir plan mıdır? Operalarındaki bazı aşırıya varan sahneler, örneğin Tosca’daki çığlıklar veya La Fanciulla del West’teki iskambil oynama sahnesi veya kimi zaman olan aşırı duygusal bölümler bu görüşü destekleyebilir. Yine kabul etmeliyiz ki Puccini aşırıya varan duygularını süzmek yerine onları çok daha yoğun bir şekilde ortaya koyar. Fakat yeterli derecede araştırma yapmadan kolay yoldan sonuçlara varmak doğru değildir. Günümüze kadar hiçbir yazar Puccini’nin yüksek artistik düzeyde olan ve gerçek bir şekilde içten gelen müziğini ciddi bir şekilde incelememiştir. Bütün bu özellikler La Boheme’in bir çok yerinde, Manon Lescaut’nun son perdesinde, Madama Butterfly’ın hemen hemen bütününde, La Boheme’in zengin, canlı, renkli ve çekici Cafe Momus sahnesinde kolaylıkla göze çarpar ve bestecinin müthiş başarısını açıklar.
Puccini’de, tıpkı Bach gibi müzikal bir hanedanlığın mirasçısıdır. Ataları, tıpkı Bach’ın ataları gibi, kilise orgçuları ve müzisyenleridir. Tosca operasının bestecisi, Lucca’daki katedral orguna daha ayakları pedallara yetişmeden sahip olmuştur. Bu görev babadan oğla geçen bir görevdir. Puccini ailesindeki diğer müzisyenlerin çalıştıkları ustalarda etkileyicidir. Padre Martini, Paisiello, Donizetti, Mercadante bu isimlerden bazılarıdır. Giacomo’nun babası konturpuvan üzerine bilgisiyle meşhur olmuş saygıdeğer bir müzisyendir. Oğlunun, on dört yaşında kilise orgçuluğuna başlamış olması doğal yeteneğinin yanı sıra, aldığı sıkı eğitimin de var olduğunu gösterir. Puccini, Verdi’nin şekillendirdiği melodileri, Massenet’nin zarif teatral içgüdüleriyle doğallık ve egzotizm ile birleştirmiştir. Müzikal özellikleri ise son derece orijinal ve hatta maceraperesttir. Bu konudan şüphe duyanlar, La Boheme’in ikinci perdesinin bestelenme tarihine bakmalıdır. 1895. Daha sonra bu yılda müzik dünyasında nelerin olduğunu düşünmelidir. Puccini, verismonun bir çok, bazen de kötü, yönlerini alırken bu akımı neo-romantik bir yola yönlendirmiştir.
Puccini’nin Verdi ile olan bağı yadsınmamalıdır. Il Trovatore’den Tosca’ya, La Traviata’nın fahişesinden La Boheme’in Mimi’sine, Aida’nın doğu motiflerinden egzotik Butterfly’a ve Turandot’a, Falstaff’ın komedi unsurlarından virtüözce konuşmalar olan Gianni Schicchi’ye uzanan güçlü bağlar vardır. Sözü edilen tüm bu örneklerde formatın daraltıldığı bir gerçektir, fakat bu daraltmalar zamanı yakalamak açısından yapılmıştır. Verdi’de tutku akışı, Puccini’de heyecan sınırlarını zorlar. Kendilerini Verdi’nin mirasçıları olarak gören Mascagni, Leoncavallo, Ponchielli ve Giordano’yu neden geride bıraktığını görmek La Boheme’den itibaren çok açıktır. Düşüşte olan bir dönemin sanatçısı olmasına rağmen baştan ayağa tam bir artisttir Puccini. Bestelerindeki leitmotivden, tematik orkestral yorumlarındaki güce kadar her şey eşsizdir. Armonileri her zaman ilgi çekicidir ve devamlı bir gelişme gösterir. Puccini verismodan çok şey öğrendiği gibi, aynı zamanda da, Bizet’nin dramatik ve klasik anlamdaki kapalı formlarından ve Massenet’nin zarif bir duygusallık içinde olan lirizminden de çok şey öğrenmiştir. Besteci aynı zamanda gelişen müzik sahnesini de oldukça dikkatle inceliyordu. Debussy’yi ciddi olarak çalışmıştır. Pierrot Lunaire ve hatta genç Stravinsky bile onun müziği üzerinde derin izler bırakmıştır. Müzikal yeteneği o kadar büyüktü ki tüm bunları bir arada harmanlayabilir, yoğun kaynaklarını da kullanarak tüm bunları kişisel bir stile dönüştürebilirdi. Puccini, hiçbir zaman bir başkasını taklit etmedi. Eleştirmen ve müzik tarihçileri onu yererken, aralarında Debussy ve Weber’in de bulunduğu müzisyenlerin onu övmeleri ilginçtir. Her ne kadar onu yermeye çalışsalar da Salome’den Lulu’ya bir çok önemli partitür onun yadsınamaz etkisini taşır. Bu etkileri en yoğun şekilde yaşatan eseri ise gösterişli Tosca’dır.
La Boheme, Puccini’nin en rafine ve en inandırıcı eseridir. Eserin müzikal yaratısı, Tosca’da olan çarpıcı kontrastlardan uzaktır. Besteci ve libretto yazarlarının arasında sıkı bir ilişki vardır, atmosfer çekicidir, çünkü Puccini’nin iç dünyasını ve kültürel çevresini yansıtır. Bu yaratıları sıcak ve sempatik bir uzmanlıkla elde eder. La Boheme son derece dengeli ve tatmin edici bir eserdir; çünkü tümüyle Puccini’nin özgün gücü sınırlarında kalmıştır. Bu operada var olan lirik duygusallık ve burjuva yaklaşımı, Verdi’nin kahramanlık dolu temalarıyla her ne kadar zıt görünse de genç ustayı yaşlı ustaya bağlayan bağlar açıktır. La Boheme’in müziğe büyük bir içtenlikle bestelenmiş kusursuz bir librettosu vardır; ayrıca Puccini’nin Mimi’ye aşık olduğu son derece açıktır.
Tosca, dünyayı bir dönem etkisine alan, adeta acı veren kaba natüralist akımının ve geçici bir süre için Sardou gibi ikinci sınıf metin yazarlarının yıldızının parladığı zamana örnek bir eserdir. Opera baştan beri kaba, vahşi ve zalim olarak adlandırılmıştır. Ayrıca Sardou’nun oyununda var olan gösterişli teatrallik, müzikle daha da yoğun bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat eser daha derinden incelenirse aslında Puccini’nin müziğinin, librettonun en kötü yönlerini minimuma indirdiği görünür. Melodi akışı güçlü ve ateşlidir, karakterlerde psikolojik bir güç vardır. Açılıştaki “Scarpia motifi” opera boyunca duyulur ve gizli polis baronunun keskin bir müzikal görüntüsüdür. Bir önceki nesil “Tristan Akoru”ndan nasıl etkilendiyse Scarpia motifinin de Si Bemol’den Mi Majör’e bir anda dönüşü bir çok müzisyeni etkilemiştir.
Madama Butterfly, Asya ve diğer egzotik sanatlarının Avrupa’yı etkilediği günlerde bestelenmiştir. Bu dönem, ressamların Gaugin’ı izlediği, müzisyenlerin Cava gonglu orkestraları dinlediği bir dönemdir. Puccini, Belasco’nun oyununu görür görmez diğer egzotiklerin grubuna katılmış ve tıpkı Mimi’ye aşık olduğu gibi eserin genç kadın kahramanına aşık olmuştur. Her ne kadar orientalizm yalnızca bir dekor olarak kalmış ve Japon melodileri çok açıkça kullanılmışsa da ikinci perde sonundaki geyşa, hizmetçi ve çocuğun son derece dokunaklı bir inançla imkansızı bekledikleri bölüm, Verdi sonrası İtalyan operasındaki en güzel bölümlerden biridir. Butterfly genellikle otantik bir orientallik şekilde sunulur. Dekor ve kostüm orijinal Japon taklitleri olur ve sançtılar orijinal Japon mimikleri ve hareketleri üzerine çalıştırılır. Müziği bu kadar İtalyan olan ve sofistike bir Batılılık içinde bestelenen bu esere bu kadar otantik bir geri plan sağlanması haklı olarak merak edilecektir. Aslında bu karşıtlık bir terslik yaratmaz çünkü Japonya’ya ait olan sadece konu ve dekordur. Puccini bu eseri için birkaç Japon melodisi kullanmış fakat bu melodileri kullanırken asla kendi özünü unutmamıştır. Doğuya ait olarak kulağa gelen her şey, bir Batılının kendi özümsemesiyle ortaya çıkartılan bir Doğululuktur. Puccini, Butterfly ve Turandot’ta olduğu gibi yerel renkler elde etmek için yabancı müzik kullandığında başarısı daha düşüktür. Bu parçalar hep yabancı eklemeler olarak dikkat çeker. Besteci büyük ihtimalle bu tür sentezlerin tehlikeli olacağını hissetmiş olmalıdır. On sekizinci yüzyılda Avrupalıların Çin sanatı topladıkları fakat bunların kullanımı ve doğaları hakkında hiçbir fikirlerinin olmadığı bilinir. Aynı örneği, ikinci bir oriental etkinin dünyayı sardığı dönemlerde Degas ve Whistler gibi ressamların tabanını Japon baskılarından aldıkları, iki boyutlu bir konsepti, üç boyutlu içerikle anlatmaya çalıştıkları imkansız tasarıda da görürüz.
Bir çokları Butterfly’ı sıradan bir göz yaşartıcı eser olarak değerlendirebilir. Haklılık payları vardır; fakat bu göz yaşları sıcak ve içtendir. Puccini bütün bir eser boyunca nazik ve hassas durumları büyük bir ustalıkla inanılmaz kontrollü bir orkestra kullanarak ele almıştır.
Puccini’nin halkın duygularını kolayca istismar eden bir besteci olmadığının bir çok kanıtı vardır. “Comedie Larmoyante” tarzında beste yapmaya sonsuza kadar devam edebilir ve çok daha fazla para kazanabilirdi, fakat La Fanciulla Del West, o güne kadar kullandığı tekniğe, araçlara ve ifadeye olan inancını kaybettiğini gösterir. Eser oldukça zayıftır çünkü inandırıcı değildir. Puccini bu dönemde, kadın duygusallığına yoğunlaşmış operaları bırakıp daha erkeksi konulara yöneldi. Amerika’nın vahşi batısından daha erkeksi bir konu olabilir miydi? Dıştan bakınca değişimler oldukça fazladır. Operada lüks salonlar yerine bir bar, hançerler yerine silahlar, avizeler yerine kerosen lambalar, şampanya yerine ise viski vardır. Ayrıca “Grand Opera” türünde görülebilecek en alışılmadık kadın kahramanla karşılaşırız. Minnie, içkisini suyla içen erkeklere güler, orada bulunan tüm erkeklerden daha iyi silah çeker, hayatı boyunca kimse tarafından öpülmemiştir ve orada bulunan kaba topluluğa İncil okur. Ayrıca İtalyanca küfreden bir şerif vardır ki, atına inanılmaz bir ustalıkla biner. (Ayrıca bir heyet de vardır, gerçek atların olması Batı realizmi değildir. Sahnede at kullanılmasını ister Fanciulla’da, ister Götterdammerung’da olsun bazı tehlikeleri vardır. Ayrıca, gerçek hayvan kullanmanın bir şartı, eserlerin büyük sahneler için yaratıldığı demektir.) Son olarak en Amerikalı dokunuş vardır. Şerif ve Minnie, onurlu bir şekilde Dick’in hayatını ödül olarak belirler ve bir savaşa girişirler. Bu savaş mızraklarla veya kılıçlarla değil, ölümcül yerli bir silahla oynanır; pokerle. Minnie her ne kadar İncil okuyan biri olsa da bu kart oyununda ustadır ve çorabının içinde herhangi bir duruma karşı yedek birkaç as bulundurur. Bu hikaye saçmalık yönünden ruhani ortaçağ aşk hikayelerinden veya hükümdar katillerinden daha aşağı kalmaz. Belki Milano veya Venedik’teki seyircilere tarihi Mısır kadar egzotik görünebilir fakat eser, eğer İngilizce olarak ve gerçekçi Amerikan dokunuşlarıyla Amerika’da sahnelenirse tam bir felaketle sonuçlanır. Fanciulla’da ölümcül olan şey müziğin üzülünecek derecede kararsız olmasıdır. Puccini damgası ve teatral yeteneği eserde vardır; fakat bestecinin asıl gücü olan gerçek ve inandırıcı dramatik melodi, sadece birkaç kez görünüp kaybolur. Besteci ne yazık ki bu sefer kadın kahramanına aşık olmamıştır. Tekrar tekrar Puccini bize canlı bir melodinin hemen köşe başında olduğunu adeta haber verir fakat birkaç ölçüden sonra müzik yine dünyevi yolunu izler. Müzik orijinal ve üstün bir besteci olan Puccini’ye bir türlü dönüşemez ve Debussy ile Strauss arasında gidip gelir.
La Fanciulla’dan sonra bir duraklama dönemi ve yeni bir yöne doğru yöneliş gelir. Puccini bir üçleme denemiş ve birbirinden tümüyle farklı birer perdelik üç operayı bir gece oluşturması için birleştirmiştir. Il Tabarro, Puccini’nin en son natüralist operasıdır; besteci büyük ihtimalle kendisini kurtarmak için bu akımı terk etmesi gerektiğinin farkına varmıştır. Klasik Fransız aşk üçgeni sıradan “al-ver” ilişkisinin oldukça büyük bir varyasyonudur. Puccini ne yazık ki Tosca’nın aksine güçlü durumlar için güçlü müzik elde edememiş, zenginleştirememiştir. Neredeyse bir “Grand Guignol” olan bu operanın temel amacı dramatik karakterlere ifade vermekten çok seyircilerin duygularını coşturmaktır. Suor Angelica’da besteci natüralizmden uzaklaşmıştı, ancak bu kez çok fazla olmuştur. Hiç erkek sesi olmayan bu eserde bize bir rahibenin trajedisi sunulur. Opera adeta rahatsız edecek kadar teatraldir. Kan ve cesaret, göz yaşı ve iç çekişlerle yer değiştirmiştir. La Boheme’in içten ve çekici lirizmi yoktur. Birçok sahtelikle dolu olan eser, Puccini’nin yeteneğinde ciddi bir sallantı olarak yorumlanır.
Üçüncü kısa opera Gianni Schicchi, orijinal bir küçük baş yapıttır. Klasik “Opera Bufa”nın büyük geleneklerini canlandıran, niteliğe, davranışa ve öze şaşırtıcı bir şekilde sadık kalan bir eserdir. Hikaye ölümle ilgilidir fakat onun hızla dönen ve yoğun esprisi, parıldayan virtüözitesi ve teatralliği (Terim söz edilen eser için en iyi anlamda kullanılmıştır!) bu ölümcül hikayeyi inanılmaz bir komediye dönüştürmüştür. Büyük bir yetkinlikle ele alınan orkestra bize pırıl pırıl, canlı ve hiç durmayan ve her an eğlendiren sonsuz bir Scherzo sunar.
Çoğu zaman Rossini’nin Sevil Berberi ile İtalyan Buffa’sının en üst noktaya ulaştığı ve daha sonra bu akımın İtalyan Operasının ana hattından çıktığı söylenir. Bu on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında bestelenen eseri izleyen dönemde sahnelere Romantik Grand Opera hükmediyordu; fakat opera buffa, hiçbir zaman bestecilerin ilgisini üzerine çekmekten geri kalmadı. Rossini ve çağımız arasında birkaç başyapıt edebiyatta da yerini aldı. On sekizinci yüzyıldaki Opera Buffa uzmanlarının artık olmadıkları doğrudur, fakat ilginç olan yön, Romantik dönemin iki büyük ustası olan ve ömürlerini bu tarzda eser vermeye adayan iki besteci, Verdi ve Puccini’nin buffa tarzına yönelmeleri ve en olgun eserlerini vermiş olmaları çok ilginçtir. Gerçekte buffa, her İtalyan bestecinin kalbinde vardır. Buffa, ciddi operadan çok daha farklı bir yaklaşım ve davranış ister. Tarz, hız, melodi, orkestrasyon, her şey çok daha hızlı ve hafif olmalıdır. Hepsinin üstünde parlayan ve sıçrayan ansambllar vardır. Bu parçalar, doğru yorumlandıkları takdirde, operatik virtüözitenin doruğu ve eğlence noktasıdır. Gianni Schicchi toplanmış, sözde “ağlayan” gruba noteri kandırıp yasal görünen bir vasiyet hazırlama planını açıkladığında, saniyeler üzerine kurulu inanılmaz organize bir kaos ansamblı başlar. İtalyan, bir Püritan değildir ve romantik tumturaklı tavırlarla tatmin olmaz. Bizim Anglo-saksonumuz, tüm parasının Floransalı rahiplere gitmesini engellediği az önce ölmüş Buoso Donati’nin ağlayan akrabaları tarafından hiçbir tören yapılmadan bir kenara atılmasından biraz rahatsız olur. İtalyan, Sezar’ın hakkını Sezar’a verir ve birkaç kez, paylaşılacak mal varlığını bekleyen akrabaların gerçek duygularından söz eder. Bu tür akrabaların toplanması ve bu tür hareketlerde bulunmaları günümüzde de sıklıkla rastlanır fakat gerçek duygular her zaman gizlenir. İtalyan, konunun köküne iner. Puccini bu adeta korkunç espri anlayışını son derece emin ve virtüözce ele alır. Strauss ve diğer Wagner sonrası bestecileri kendilerini Wagneryen akımdan kurtarmak için çok uğraşmışlardır; fakat Puccini, Verdi’nin güçlü varlığından rahatsız olmamıştır. Kendisi on sekizinci yüzyıla, Rossini’ye geri dönmüştür. Bu dönüş, canlı ansambllarda ve orkestradaki gösterişli tematik çalışmalarda açıkça ortadadır.
Puccini ne yazık ki Verdi’ninki kadar uzun bir ömre sahip olamamıştır. Bestecilerin sahip olmaları gereken her türlü yetenek alanında, emin adımlarla olgunlaşmıştır fakat daha zengin melodiler, armoniler ve orkestrasyon, somut artistik inandırıcılığın yerini tutamaz. Gianni Schicchi her ne kadar küçük bir baş yapıt olsa da, opera buffa, Puccini’nin sorunlarını çözememiştir, kendi orijinal operatik sanatına dönmek istemiştir fakat bu dönemde gerçek hayatla olan bağlantısı kopmuştur. Puccini’de, Verdi’nin sağlıklı Romantisizmi, egzotizme dönmüş ve karakterinde hep var olan melankoli tümüyle ortaya çıkmıştır. Turandot hem bir krizi hem de bir zirveyi temsil eder. Puccini, her ne kadar aradığı yeni ifadeyi bulamadıysa da müziğini abartılı natüralizmden kurtarmış ve en son aşkını Liu’da bulmuştur.
Turandot, yarım kalmış olsa bile (Alfano son perdeyi tamamlamıştır) çok özel bir eserdir. Güzel melodileriyle, gelişmiş ve ilginç armonileriyle, üstün orkestrasyonuyla, etkileyici koroları ve hoş yerel Çin dokunuşlarıyla olağanüstü bir operadır.
Puccini genel olarak daha küçük ve güzel oluşturulmuş ruh halleriyle çalışan biri olarak bu eserinde çok daha geniş çaplı bir skalada çalışmış ve yaratıcılığının doruğuna ulaşmıştır. Fakat tüm bunlara rağmen hala hırslarını tam olarak tatmin edememiştir. Soğuk ve zalim prenses Turandot ile belki de Puccini’nin en asil karakteri olan sıcak ve insani esir kız Liu arasındaki zıtlık müzikte tam olarak var olamamıştır. Karakterler arasındaki dramatik kontrast ve karakter oluşturma çabası vardır ve verismo akımı ortaya çok fazla çıkartılmadan güçlü bir atmosfer yaratılmıştır. Çok kuvvetli bir yaratı ve üstün bir teatral bilgi içeren opera gerçek yerine düşsel karakterler içerir. Turandot, bir çok kişinin en çok sevdiği bestecinin son eseri olduğu için ilgi görse de bundan çok daha fazlasını hakkeder.
Puccini, tıpkı diğer başarılı besteciler gibi bir çok profesyonel ve önemli düşman edindi. Fakat özellikle Puccini gibi alçakgönüllü ve sevecen biri, bu meydan okumalara ve kinayelere hiç cevap vermemiş ve genel olarak reklamdan kaçınmıştır. Gerçek bir gelenek yolunu takip etmemesine rağmen hiçbir zaman durağan kalmamış ve her zaman yeni akımlara karşı açık bir besteci olmuştur. Yetenek sınırları her ne olursa olsun İtalyan operasının geçmiş debdebesine yakışan bir yasal mirasçıdır.
iLGiLi HABERLER / YAZILAR