25 Temmuz 2011

 
19.yy İtalyan Operasında Dönem

Romantik müzik dönemi yaklaşık olarak 1800 yıllarında başlayıp 20. yy.’ın ilk on yılına kadar sürmüş olup, o dönemin biçem ve kurallarına göre bestelenmiş müziği içerir.

Romantik müzik, edebiyat, sanat ve felsefedeki Romantisizm hareketi ile ilgilidir, ancak müzikolojide kullanılan geleneksel dönemler diğer sanatlardaki eşdeğerlerinden farklı olup, Romantik tanımını 1780 – 1840 tarihleri arasına yerleştirir. Romantisizm, net olarak tanımlanmış bir kavram olmaktan çok, ülkeden ülkeye ve sanatçıdan sanatçıya değişen düşüncelerin oluşturduğu bir akımdır. Güzel sanatlar ve edebiyatta olduğu gibi, operada da doğanın güzelliği ve şiddeti, dünya ötesi kuvvetlerin bilinmezliği, doğal hayatın saflığı, özgürlük ve kardeşlik gibi bazı ortak kavramlar kullanılmıştır.

Birçok Romantik besteci, görsel sanatlar, şiir, edebiyat ve doğayı esin kaynağı olarak kullanmıştır. Sonat ve senfoninin klasik kalıplarından yola çıkan besteciler, yeni ezgisel biçemlere ve daha zengin armonilere yoğunlaşmışlardır. 19. yy.’ın son bestecileri ise biçemlerini, Romantik besteciler tarafından geliştirilen form ve fikirler üzerine kurmuşlardır.

Beethoven’ın izinden giden besteciler, müziklerinde yoğun duyguların anlatımına önem vermeye başlamışlardır. Bu duygusal ifade, Romantik hareket olarak tanımlanan tüm sanatların odak noktası olmuştur. Friederich, Delacroix ve Goya gibi ressamların resimlerinde işlenen doğa güzelliği, Edgar Allan Poe’nun ilginç hikayeleri ya da peri masalları ve halk şiirleri Romantisizmin ana konuları içinde yer almışlardır.

19.yy, müzikte bazı yeni biçemlerin yaratılış ve gelişme aşamalarını da görmüştür. Beethoven tarafından başlatılıp Berlioz tarafından geliştirilen program senfonisi, Franz Listz’in geliştirdiği senfonik şiir, önce Mendelssohn ve daha sonra diğer besteciler tarafından bestelenen konser uvertürleri ve Robert Schumann ve Frédéric Chopin tarafından Avrupa’nın şık salonları için yazılmış piyano parçaları bu gelişmelerden bazılarıdır. Romantisizmin 19. yy.’daki genel görünümü, 18.yy sonlarına doğru kişilik kazanmaya başlamış olan akımın, giderek klasik görüşün yerini alması olarak özetlenebilir.

Romantisizmin tarihini anlatan tüm kaynaklar genelde başlangıç tarihinin 1789 Fransız devrimi olduğunda birleşirler. Beklendiği gibi, dönemin derin sosyal değişimleri müziğe yansıtılmıştır. Besteciler artık yapıtlarını insan kitlelerinin tepkisini düşünerek yazmaya başlamışlardır. Halkın kurtuluşu konulu operalar Fransa’da, Luigi Cherubini’nin Lodoïska operası gibi yapıtlarla görülmeye başlansa da, bu konuda en çok üne kavuşan Fidelio operası ile Beethoven olmuş ve ilk “romantik” besteci olarak anılmıştır. Rönesans’ın başlangıç tarihi olarak nasıl İstanbul’un Türkler tarafından alındığı 1453 yılı saptanmışsa, müzikte de Romantisizmin başlangıcı olarak Beethoven gösterilmiştir.

Beethoven’ın tek operası olan Fidelio demokrasi çağı idealizmi ile yüzyılın en önemli operalarından biri olmuştur. Bu operanın önemi müziğinden çok işlenen konunun farklılığında saklıdır. Genel müzik yapısı ise Mozart’ın klasik temelleri üzerine kuruludur.

Romantik opera yapıtlarının en önemlileri, Paris’te yaşayan İtalyan besteciler Cherubini ve Spontini ile başlamıştır. Bu bestecilerin geliştirdiği Grand opera biçemi daha sonra Verdi’nin Aida ve Wagner’in Götterdämmerung operaları gibi yapıtlarla geliştirilmiştir. Grand opera biçeminde ilk yapıtları besteleyen Fransız besteciler Daniel Auber ve Giacomo Meyerbeer olmuşlardır. Meyerbeer’in Les Huguenots operası Grand opera’nın en iyi örneklerinden biri olmuştur. Aynı şekilde Halévy’nin La Juive operası da bu biçeme iyi bir örnektir.

Almanya’da, Beethoven’ın başını çektiği romantik besteciler arasında, Undine operası ile E.T.A. Hoffmann, Faust operası ile Louis Spohr, ve en önemlisi Der Freischütz operası ile Carl Maria von Weber bulunmaktaydı. Weber’den sonra, Wagner’e kadar Alman romantik operasında çok hareketlilik görülmemiştir.

İtalya’da ise Rossini İtalyan romantik operasının başını çeken besteci olmuş ve Bel Canto tekniğini öne çıkararak tüm Avrupa’da önemli bir etki sağlamıştır. Arkasından gelen Bellini ve Donizetti de Bel Canto ve İtalyan Romantisizminin önemli isimleri arasında yer alır. Bu besteciler, Alman operalarında orkestranın gittikçe öne çıktığı bu dönemde sese önem vermeye devam etmişlerdir. Verdi ise ilk operalarında klasik döneme daha eğilim göstermiş, orta ve son dönem operalarında ise Romantik döneme uygun yapıtlar bestelemiştir.

Operadaki Romantisizm akımını Verismo akımı takip etmiştir. Gerçekçiliğin edebiyatta romandan sonra en güçlü olarak uygulandığı dal drama olmuştur. Bu dalda en önemli isimler Alexander Dumas ve Gerhart Hauptmann’dır. Şiir dalında Leconte de Lisle, Sully Prudhomme gibi isimler sayılabilir. Diğer sanat dalları da gerçekçilik akımından etkilenmiştir. Resimde J.F. Millet, E. Manet; mimaride G. Eiffel; heykelde J. Dalou ve C. Meunier ilk akla gelen isimlerdendir.

Genel olarak Fransız Doğalcılığı’ndan esinlenen Verismo akımının bildirisinin yazarları Giovanni Verga ve Luigi Capuana olmuştur. Pozitivist idealleri temel alan Fransız Doğalcılığına karşıt olarak, Verga ve Capuana, akımın bilimsel doğası ve sosyal yararlarını reddetmişlerdir. Karamsar bir yapıya sahip olan Verismo yazarları, yapıtlarının yazarın kişisel görüşleri katılmadan, sanki kendi kendilerine yazılmış gibi bir görünüm almasını istemişlerdir.

Müzikte ise gerçekçilik kendini opera dalında göstermiştir. Operadaki gerçekçilik en çok İtalya’da uygulandığı için bu akıma İtalyanca gerçekçilik anlamına gelen Verismo adı verilmiştir. 19. yy’ın sonlarına doğru bir yanda Wagner ve onun takipçilerinin egemen olduğu Alman operası, diğer yanda da tüm yeniliklere karşın ses ve ezgiye önem vererek geleneklerden vazgeçmeyen ve Verdi’nin temsil ettiği İtalyan operası vardı. Bu iki akım 19. yy. Romantisizmini temsil ederken, bir yandan da birbirleriyle çatışma halindeydiler. Onların etkisinden kurtulup gerçekçiliğe yönelecek cesareti Pietro Mascagni göstermiştir. Uluslar arası anlamda Verismo terimi daha çok 1890’da Mascagni’nin Cavalleria Rusticana operası ile başlayıp, 20. yy.’ın başlarına kadar uzanan bir İtalyan opera biçemi anlamında kullanılmıştır.

Bu biçem, özellikle alt tabakanın günlük hayatının gerçekçi karelerini anlatmasıyla göze çarpar.

Her ne kadar Bizet’nin Carmen operası (1875) ilk gerçekçi opera olarak sayılsa da, Verismo 15 yıl sonra İtalya’da Pietro Mascagni’nin Cavalleria Rusticana operasının tarihi prömiyeri ile ön plana çıkmıştır.

Verismo, Mascagni’nin Iris operasında da olduğu gibi, Romantik dönemin tarihi ya da efsanevi konularını reddetmiştir. Cavalleria Rusticana’nın yanı sıra, bu operanın kardeşi sayılan Leoncavallo’nun 1892′de bestelediği I Pagliacci ve daha sonra Puccini’nin La Bohème operaları da Verismo’nun simgesi olmuşlardır. Puccini’nin La Bohème operası müziğindeki gerçekçilikten çok, libretto kaynağı olan Henry Murger’in romanındaki gerçekçilikle Verismo akımına ayak uyduran bir yapıttır. Ancak buradaki gerçekçilik, Cavalleria Rusticana ve I Pagliacci’ninkinden farklıdır.

“Duygusallığı, ideal duygu ve davranışları, kahramanlık, fedakarlık gibi nitelikleri yücelten romantisizm karşısında, Cavalleria ve Pagliacci’deki realizm, yaşamın sert ve haşin yönlerini yansıtan konulara eğilmiştir. Gerçekçilik, opera sahnesine, aşağı sınıf halkının yaşamının temsil edilmesi şeklinde uygulanmıştır. Bu, yani romantisizmin o güne kadar ele aldığı soylu sınıf yaşamına karşı onun tam karşıtı olan köylü sınıfını kullanmak, realizmdeki tepki unsurunun sonucudur. Puccini’nin La Bohème’deki ve onu izleyen operalarındaki realizmi öteki İtalyan veristlerinden değişiktir. Puccini, karakterlerini burjuvaziden, orta sınıftan seçmiştir. Ondaki realizmde romantisizme karşı bir tepki olma unsuru yoktur. Onunki ılımlı, romantisizme karşı sırtını çevirmeyen, onunla karışmış olan bir realizmdir”.

Tosca, Madama Butterfly ve La Fanciulla del West operalarında da gerçekçilik ile romantisizmi kaynaştıran Puccini, sadece konusu cinayetle sonuçlanan bir karı-koca-sevgili ilişkisi olan Il Tabarro adlı operasında Cavalleria Rusticana ve I Pagliacci’deki sert gerçekliği elde etmiştir.

Özünde Romantik opera bestecisi olan Verdi, aklına yatan yenilikleri uygulamaktan çekinmeyecek kadar kendine güvenen biriydi. Konusunu Dumas’nın La dame aux camélias (Kamelyalı Kadın) adlı romanından aldığı La Traviata operası ile Verdi, gerçekçi bir konuyu Romantik akımın çerçevesinde ele almıştır. Böylece, o da Puccini gibi romantisizmden uzaklaşmadan, gerçekçiliğe yönelmiş bir opera ortaya çıkarmıştır.

Verismo’nun müziğe olan gerçekçi yaklaşımı ise şöyledir: Bir Verismo operasının partisyonu genelde süreklilik gösterir, yani partisyon içinde numaralara bölünmez. Bu da, o operadan bazı bölümlerin çıkartılıp konser şeklinde sunulmasını zorlaştırmıştır. Bu durumun dışında kalanlar Cavalleria Rusticana, I Pagliacci ve Tosca’daki bazı aryalar ve korolu bölümlerdir. Hiçbir Verismo ezgisi ya da leitmotif sadece kulağa hoş geldiği için bestelenmemiştir. Verismo partisyonundaki her ölçünün amacı, dekoru, sahneyi, hareketi ya da karakterin duygularını yansıtmaktır. Bu yaklaşımla, Verismo bestecileri bu akım üzerinde oldukça etkisi olan Richard Wagner’i yakından izlemişlerdir. Bu akımın birçok bestecisi, gerçekçi konuları sadece bazı operalarında kullanmışlardır. Mascagni, bir pastoral komedi olan L’amico Fritz’i, Japonya’da geçen sembolist bir çalışması olan Iris’i ve birer orta çağ romansı olan Isabeau ve Parisina operalarını bestelemiştir. Bu yapıtlar tipik Verismo konularından oldukça uzak olmalarına karşın, kendisinin diğer operaları ile aynı müzik biçeminde yazılmışlardır. Bu nedenle, hangi bağlamda değerlendirildiği, Verismo’nun ne anlama geldiğini anlamak açısından çok önemlidir. Çünkü Verismo bir yandan cesur, tutkulu, çalışan sınıfın dramını anlatan konuları içeren yapıtlar anlamında kullanılırken, diğer yandan da bir müzikal hareketi tanımlamaktadır.

Diğer İtalyan Verismo bestecileri arasında Umberto Giordano, Francesco Cilèa ve Puccini’nin ölümüyle yarım kalan Turandot operasını tamamlamasıyla tanınan Franco Alfano bulunmaktadır. Verismo bir okul olarak süresini 1910′larda yitirdiyse de, etkisi 20. yy.’ın ortalarına kadar devam etmiştir.

Dönemin Önemli İtalyan Bestecileri

İtalyan operası 19. yy.’da, köklerini ülkenin geleneklerinden alarak gelişmiştir. Opera, dönemin tek önemli İtalyan müzik üretimi olduğundan, ülkenin önemli bestecileri bu dala daha çok yoğunlaşmışlardır. Bu isimlerin başında şunlar gelir:

  • G. Rossini (1792-1868)
  • S. Mercadante (1795-1870)
  • G. Pacini (1796-1867)
  • G. Donizetti (1797-1848)
  • V. Bellini (1801-1835)
  • G. Verdi (1813-1901)
  • A. Ponchielli (1834-1886)
  • A. Boito (1842-1918)
  • A. Catalani (1854-1893)
  • G. Puccini (1858-1924)
  • R. Leoncavallo (1858-1919)
  • P. Mascagni (1863-1945)
  • F. Cilèa (1866-1950)
  • U. Giordano (1867-1948)

1.Giocchino Rossini (1792-1868)

Gioacchino Rossini Romantik dönemi başlatan İtalyan besteci olmuştur. Onun ilk başarısı, 1810 yılında opera buffa biçeminde bestelediği La Cambiale di Matrimonio operasıdır.

19. yy’ın başında İtalya’da en yenilikçi müzik Rossini’nin müziği olmuştur. Seyircilerin, operanın kendisinden çok, perdeler arasındaki danslı bölümlerle ilgilenmeye başladıkları bu dönemde, ilgiyi tekrar opera seria’ya çeken Rossini’nin kendisi olmuştur. Bütün yeniliklerde de görüldüğü gibi, onun müziği de, daha yoğun bir orkestrasyon, eşlikli dramatik reçitatifler ve cümle sonlarında tekrar edilen kadanslara karşın, evrensel anlamda hemen kabul görmemiştir.

Operatik anlamdaki ilk büyük başarısı olan Tancredi’deki ölüm sahnesi, bestecinin trajediye saf yaklaşımının ne kadar derin olabileceğini göstermiştir. Bu yapıtın en beğenilen parçası, Tancredi’nin kısa cavatina’sı ‘Di tanti palpiti’dir.

Rossini, opera buffa alanında ustalaşarak, La scala di seta, L’italiana in Algeri, La Cenerentola ve La gazza ladra operalarını bestelemiştir. En önemli yapıtı olan Il barbiere di Siviglia ise, Mozart’ın Le nozze di Figaro ve Verdi’nin Falstaff operalarıyla beraber İtalyan opera buffa biçeminin en üstün örneklerinden biri olmuştur. Beethoven 1822’de Rossini’ye, hiçbir zaman komik opera dışında bir şey yazmayıp, bol bol Il Barbiere di Siviglia gibi operalar bestelemesini söylemiştir.

Buna karşın, Rossini’nin opera seria çalışmaları, İtalya’da yazdığı son yapıtlar olan Semiramide ve Mosè in Egitto operalarında devam etmiştir.

Rossini, son ve en hırslı çalışmasını 1829’daki Guillaume Tell’in maceralarını anlatan dört saatlik operasıyla vermiştir. Memnun edilmesi zor bir sanat eleştirmeni olan Eduard Hanslick Guillaume Tell için şunları söylemiştir: “Opera için yeni bir çağ başlatmıştır… Sadece Fransa’da değil”. Bu, Rossini’nin sahne için yazdığı son yapıt olmuştur. 10. Charles 1830’da tahttan indirilmiş, yeni hükümet ise Rossini’ye verdiği dört yeni opera siparişini iptal etmiştir. Rossini 1868 yılına kadar yaşamış ve bu dönem içinde iki önemli dini yapıt (Stabat Mater, Petite messe solennelle) ve zamanın modası olan Rossini gecelerinde seslendirilen sayısız küçük şarkı bestelemiştir.

Rossini’nin biçemi, tükenmez bir ezgi akışı ile canlı ritimleri, net bir anlatım kullanarak birleştirir. Hafif dokusu ve orkestrasyonu, her çalgının özelliğini ön plana çıkarır.

Armonik yapısı ise basit ancak özgündür.

Başta arkadaşı Giovanni Pacini olmak üzere birçok besteci, Rossini’nin müziğinden etkilenmiştir. Rossini’nin biçeminin izleri daha sonra Verdi’nin yapıtlarında da kendini göstermeye devam etmiştir. Örneğin, Verdi’nin Il trovatore operasında Leonora’nın söylediği ‘Quel suon, quelle preci’ aryası, Rossini’nin Semiramide operasının birinci perdesinin finalindeki ‘Qual mesto gemito’yu anımsatmaktadır. İtalya’da opera meşalesi bundan sonra Rossini’nin izinden giden iki büyük besteci Bellini ve Donizetti’ye geçmiştir.

2.Vincenzo Bellini (1801-1835)

Donizetti’nin otuzuncu operasından sonra Anna Bolena ile elde ettiği başarıyı, 1827′de Bellini üçüncü operası olan Il pirata ile kazanmıştır. Bu yapıtı ile beraber, libretto yazarı Felice Romani ile aralarında verimli bir işbirliği başlamıştır. Bellini’den önce hiçbir besteci tek bir libretto yazarına böylesine bağlanmamıştır. Il pirata’dan sonra Bellini’nin kariyerindeki diğer bir dönüm noktası 1829′da La Scala’da gösterime giren La Straniera operası olmuş ve bu başarısı Il Pirata’nınkini bile geçmiştir. Başarısızlıkla sonuçlanan Zaira operasından bir yıl sonra bestelediği I Capuleti e i Montecchi ise Venedik’te büyük ilgi görmüştür. Başarılı yapıtı La Sonnambula’nın ardından bestelediği Norma operası ilk temsilinden sonra büyük bir fiyasko olarak eleştirilse de, birkaç temsilin ardından halk tarafından beğenilmeye başlamıştır.

1833 yılında Bellini, başrolü Giuditta Pasta’nın söylediği Il Pirata, Norma ve I Capuleti e i Montecchi ve ayrıca soprano Maria Malibran’ın başrol aldığı La Sonnambula operalarıyla ile Londra’ya giderek, buradaki seyircinin büyük beğenisini kazanmıştır. Son operası I Puritani’nin Paris versiyonu 1835′te sahneye konmuş ve çok büyük başarı elde etmiştir. Bellini, müzikal olgunluğa ise Il Pirata ile I Puritani operaları arasındaki süreçte ulaşmıştır.

Arkadaşı Florimo’ya “Bana iyi mısralar verin ve ben de size iyi müzik vereyim” diyen Bellini’nin operalarındaki müzik ve sözler arasındaki ilişki o kadar kuvvetli olmuştur ki, birçok besteci onun müziğini ‘felsefi’ olarak adlandırmıştır. Kendisine büyük destek veren Wagner ise onun için şu sözleri söylemiştir: “Bellini’nin müziği kalpten gelir ve sözlerle içten bir bağ oluşturur”.

Bellini, Rossini’nin berrak ve lirik yönünü çok daha etkileyici şekilde geliştirmiştir. Onun biçemi, inceliği ve zarifliği yansıtırken, armonileri hassas ve yoğun, ezgileri de esnek bir formdadır. Üç büyük operası olan La Sonnambula, Norma ve I Puritani’de ezgi en baskın öğedir. Bellini birçok kez solistin girişinden önce ezgiyi tek başına bir tahta üflemeliyle değişken uzunlukta ve sade eşlikli bir girişle başlatır ve daha sonra solist ezgiyi Bellini’nin notalarında tam bir uyum içinde süsler. Romantik müziğin özü olan cantabile Chopin’in piyano yapıtlarında ve Wagner’in operalarında da duyulabilir. Buna en iyi örnekler, Norma operasındaki ‘Casta Diva’ aryası ve ‘Mira, o Norma’ düeti, I puritani’deki Elvira’nın delirme sahnesi ve La Sonnambula’daki Amina’nın suçsuzluğunun kanıtı olan uyurgezerlik aryası ‘Ah! Non credea mirarti’de görülebilir. Amina’nın bu aryadaki ‘Bu kadar çabuk öleceğimi düşünemezdim’ sözleri, Bellini’nin 1835’de 34 yaşında ölümü ile özel bir dokunaklılık kazanmış ve mezar taşına yazılmıştır. Yakışıklı, sevilen ve melankolik Bellini, kariyerinin en yüksek noktasında hayata veda ederek, romantik karakterlere bir örnek de kendisi oluşturmuştur.

3.Gaetano Donizetti (1797-1848)

Gaetano Donizetti, yüzyılın ikinci yarısının en tanınmış İtalyan bestecilerinden biri olmuştur. Yaklaşık 70 tane operasının yanı sıra, 100′ü aşkın başka biçemlerde yapıtlar bestelemiştir. En önemli operaları arasında, Lucrezia Borgia (1833) ve Lucia di Lammermoor (1835), opera buffa biçemindeki La figlia del reggimento (1840), L’elisir d’amore (1832) ve Don Pasquale (1843) vardır. Rossini’nin operaya olan hisleri ve ezgiye karşı olan yeteneğinin bir kısmı da Donizetti’de görülür.

Bellini’nin tersine, Donizetti 60’tan fazla opera bestelemiştir. Bunun sonucu olarak da, beklenileceği gibi birçok yanılgı ve tekrarlar ortaya çıkmıştır. Ciddi konular işlerken, Bellini’nin ezgisel anlayışına ender olarak ulaşmıştır. Örneğin, Lucia di Lammermoor operası, baş roldeki sopranonun dramatik ve koloratür yeteneklerini sınayan bir yapıt olmasına karşın, sözleri ile başka anlam taşıyan müziklerle doludur. Bu yapıtla, başroldeki şarkıcıların ses gösterilerinin ön planda olduğu gösteri operasına geri dönülmüştür. Eskiden bu yönleri ile çok eleştirilen operaların daha sonraları, Joan Sutherland ve Maria Callas gibi sanatçıların yorumlarıyla, eski nesillerin tahmin edebileceğinden daha derin dramatik nitelikleri ortaya çıkmıştır.

Donizetti opera buffa biçemindeki yapıtları ile öne çıkmış ve Rossini tarzı komik ruhu 1840’lara kadar Don Pasquale operası ile canlı tutmuştur. L’elisir d’amore operası Rossini’nin izin verebileceğinden daha duygusaldır. La Figlia del Reggimento ise daha çok Fransız opera buffa biçemindedir. Verdi ise, La Figlia del Reggimento ve Don Pasquale operalarının sahnelendiği yıllarda adını duyurmaya başlamıştır. Donizetti ölmeden dört yıl önce yazdığı bir yazısında, “Dünya yeni bir şey istiyor. Başkaları yerlerini bize bıraktılar.

Biz de yerimizi başkalarına bırakmalıyız… Ben kendi yerimi Verdi gibi bir yeteneğe bırakmaktan mutluluk duyarım” demiştir.

4.Giuseppe Verdi (1813-1901)

Giuseppe Verdi Wagner ile aynı yılda doğduğunda, Rossini, Tancredi ve L’italiana in Algeri operaları ile ilk başarılarına imza atıyordu. Verdi, Milano’da Oberto (1839) adlı ilk operasıyla ortaya çıktığında ise her şey değişmişti. Rossini, Guillaume Tell operasından sonra hayatının sonuna kadar devam edecek sessizliğine bürünmüş, diğer yandan Bellini ise yapıtlarındaki romantik ezgileri ve soprano sesine verdiği ayrıcalık ile eksikliğini hissettiriyordu.

İtalyan müziğini oldukça etkilemiş olan tek romantik unsur milliyetçilik olmuştur. Verdi bütün kalbiyle, her milletin kendi müziğini yaratması ve işlemesi gerektiğine inanmıştır. Onun ilk operalarının birçoğunda, politik olarak kışkırtıcı ve devrimin en karışık yıllarında yabancı egemenliğine karşı direnen vatandaşlarının hoşuna gidecek korolar vardır. “Viva Verdi” sloganı, İtalyan vatanseverler için “Viva Vittorio Emanuele Re d’Italia” (Victor Emanuel, İtalya kralı çok yaşa) cümlesini oluşturan kelimelerin baş harflerinde gizli olan Verdi adı, vatanseverliğin simgesi olmuştur.

Başından beri Verdi’nin İtalyan opera dünyasında önemli bir kuvvet olacağını bilen halk da ülkenin bağımsızlığı konusunda duygusal anlamda destek alabilmek için Verdi’ye güvenilebileceğini düşünüyordu.

Sanat yaşamı 3 dönemde incelenen Verdi’nin ilk dönemi (1839-1853), Il Trovatore ve La Traviata operaları ile son bulur. Bu yıllarda Verdi’nin Luisa Miller (1849) gibi birçok operası kişisel trajedilerin hikâyesini anlatmış ve Fransız kültüründen etkilenmiştir. Rigoletto (1851) ve La traviata (1853) operalarının librettoları, Victor Hugo’nun Le roi s’amuse (Kralın soytarısı) ve Alexandre Dumas’nın La dame aux camélias (Kamelyalı Kadın) oyunlarından uyarlanmıştır. Besteci La Scala’da sahnelenecek ikinci operasının librettosu için, babası devrim çalışmaları yüzünden hapsedilen büyük şair ve vatansever Temistocle Solera ile işbirliği yapmıştır.

Bu birliktelik, emprezaryo Merenelli’nin Verdi’den Solera’ya ait bir librettoyu okumasını istemesiyle başlamıştır. Verdi librettoyu okuduğunda kendi romantik anlatımına göre şöyle demiştir:

“Kitabı eve götürdüm ve kendinden önümde açıldı… Nasıl olduğunu bilmeden, önümde açılan sayfaya baktım ve şu mısrayı okudum: ‘Düşünce, altın kanatlarla uç’ (Va, pensiero, sull’ali dorate). Arkasından gelen satırları okudum ve çok etkilendim, özellikle her zaman okumaktan hoşlandığım Kutsal Kitap’tan oldukları için… Uyumayıp, librettoyu bir kere değil, üç kere okudum. Uyandığımda ise Solera’nın librettosunu neredeyse ezbere biliyordum”.

Nabucco operasının konusu, Eski Ahit’ten bir hikayede geçen Babil kralı Nabucco (Nebulkadnezar) üzerine kuruludur. İbrani tutsakların korosu ‘Va pensiero’ ise, belki de Verdi’nin en tanınmış ezgisi olmuş ve geniş dinleyici kitlesini çağdaşlarına kıyasla ne kadar derinden etkileyebileceğini de göstermiştir. Verdi, Nabucco ile kariyerinin başladığını belirtmiştir.

Solera, Verdi’ye üç heyecan uyandırıcı libretto daha vermiştir. Bunlar, I Lombardi (1841), Giovanna d’Arco (1845) ve Attila’dır (1846). Bu hikayeler bir ulusun bağımsızlık arayışının basit sunumları olmasalar bile, her zaman içlerinde İtalyan vatanseverlerin istediği bir cümle veya parça olmuştur. Verdi, ulusal duyguları olan egzotik konular arayışı ile Alzira (1845), romantik masallar üzerine kurulu I masnadieri (1847) ve Il Corsaro (1848) operalarını yazmış ancak, Shakespeare’in Macbeth oyununun üzerine opera yorumlanmasını araştırırken yeni bir yola girdiğini fark etmiştir. Libretto yazarı Piave’ye bu trajedi ile sıra dışı bir şey yapmak istediğini söylemiştir. Bu yeni yaklaşımın merkezinde, Macbeth rolünü canlandıran bariton Felice Varesi’nin yeteneği önemli bir yer tutmuştur. Verdi’nin Varesi ile yazışmalarında, Shakespeare’e ve kelimelerin rengine olabildiğince sadık kalmasını istediği görülmüştür.

Sonuç ise, Verdi’nin o ana kadar yazılmış en güzel dramatik yapıtı olan bu operada, Macbeth’in kralı öldürmeye hazırlanırken söylediği tüyler ürpertici monologu, ‘Mi si affaccia un pugnal?’ (önümdeki bir hançer mi?) olmuştur. Macbeth, Floransa’da 1847’de verilen ilk temsilinden başlayarak büyük bir zafer elde emiş, ancak yine de Verdi’nin yabancı temaları bırakıp İtalyan halkının kalbini dolduran ciddi hüzünlerle ilgilenmesi gerektiğini düşünenler de olmuştur.

Verdi’nin ilk operalarının onun kariyeri süresince korunan belli yapısal özellikleri vardır. Bunlardan bir tanesi, her operanın ya 4 ya da 3 perde ve 1 prolog şeklinde 4 ana bölümden oluşmasıdır. İkinci ve üçüncü bölümlerin önemli final ansamblları ve üçüncü bölümde genelde büyük bir düet vardır. Dördüncü bölüm ise koronun da eşlik ettiği bir dua sahnesiyle başlar.

Verdi’nin en vatansever operası olan La Battaglia di Legnano Roma’da 1849 yılında sahnelenmiştir. Konusu Lombardiya kralının 12. yy.’da Kızılsakal Frederick’i yenmesi üzerine kurulu bu opera, özellikle iki hafta sonra Roma’nın cumhuriyet ilan edilmesiyle daha da coşkuyla karşılanmıştır.

Verdi bundan sonra Luisa Miller (1849) ve Stiffelio (1850) operalarını bestelemiştir. Protestan bir rahibin, kendisini aldatan karısını affedip affetmeyeceği üzerine kurulu Stiffelio finalinde bağışlamayla son bulur. Bu operanın yeni bir açılım yaptığı düşünülse de, ondan sonra gelen Rigoletto’nun sıra dışı konusu ile gölgede kalmıştır.

Bestecinin I vespri siciliani (1855) ve Don Carlos (1856) gibi Grand opera biçemindeki girişimleri ikinci döneminde (1855 – 1871) yer alır. Bu dönem Aida operasıyla son bulur. Verdi artık operalarında daha dikkatli denemeler yaptığı için, yapıtlarının sayısında bir azalma olmuştur. Solo, ansambl ve koro, dramatik bir plan ile daha cesaretlendirilmiş ve orkestraya daha yaratıcı bir yaklaşım gelmiştir. Bestecinin sağlam bir dramatik yapı, canlı karakter çizimi, dokunaklılık, ezgisel, armonik ve orkestral renk zenginliği gibi ikinci dönemde getirdiği bütün bu gelişmeler Aida operasında toplanmıştır.

Verdi, Il trovatore’yi yazmadan önce Paris’te geçirdiği süre içinde, Alexandre Dumas’ın La dame aux camélias adlı oyununu izlemiş ve konudan çok etkilenerek bunun üzerine bir opera bestelemeye karar vermiştir. 6 Mart 1853’teki ilk sahnelenişi, opera dünyasının belki de en bilinen başarısızlığı olmuştur. Bunun nedeni, izleyicinin bu çağdaş konuya şaşırması değil, belki de daha çok eski tarzda gösteriş beklemelerindendir. İlk birkaç temsil kötü gitse de bir sonraki yıl sahnelenen opera çok beğenilmiş ve o zamandan beri opera literatürünün en sevilen yapıtları arasında kalmıştır.

Verdi, Paris operası için 1854’de ilk beş saatlik yapıtını yazarken, “L’Opéra için bir opera yazmak, öküzü devirmeye benziyor” diye yazmıştır. Fransızlar, içinde uzun bir bale bölümü olan görkemli bir yapıt istemişler, Verdi de bunu I Vespri Siciliani ile vermiştir. Bu opera, Verdi’nin diğer yapıtlarının Paris’te sergilenmesi için bir kapı açmıştır. Verdi 1857’de, başarısızlıkla sonuçlanan Simon Boccanegra’yı, 1859’da bir kralın, etrafındaki kişilerle ilişkisini konu alan Un Ballo in Maschera’yı ve ardından da La Forza del Destino operalarını bestelemiştir.

St. Petersburg’dan sonra Verdi tekrar Paris merkezli projelere dönmüştür. Önce Macbeth’i elden geçirip, daha sonra da I Vespri Siciliani ve La Forza del Destino’yu da geçecek büyüklükteki Don Carlos operasını bestelemiştir. Bir sonraki operası Aida’yı ise 1871 – 72 sezonunda açılan Kahire operası için yazmıştır. Verdi’nin bu operasındaki bazı müzikler, 1873’de İtalyan edebiyatçı Manzoni’nin ölümü üzerine bestelediği Requiem’in içinde yer alabilecek kadar dramatiktir.

1881’de Simon Boccanegra’nın bazı bölümlerini elden geçirirken yazdığı yeni müzikler Verdi’ye cesaret vermiştir. Bu yenilikler Otello’nun temelini oluşturmuş ve opera 1886’da tamamlanmıştır. O yıl besteci operanın adını, Rossini’nin aynı isimli operası ile karşılaştırılmasından çekinmesine karşın, Iago yerine Otello olarak bırakmıştır. La Scala’daki ilk temsili büyük bir başarı elde etmiş ve birçok eleştirmen bu yeni akıcı müzik biçemi ile şaşkınlığa uğradıklarını söylemişlerdir.

Otello (1887) ve Falstaff (1893) operaları kendi aralarında bir sınıf oluşturmuşlardır. Bu operalar ile Verdi’nin yaptığı değişiklik, orkestradaki motiflerin sürekli gelişmesi ve her perdede kesilmeyen müzik akışının sağlanması olmuştur. Daha yakından bakıldığında, geleneksel sololar, düetler, ansambllar ve korolar varlıklarını korumaktadırlar. Ancak bunlar birbirlerine daha uzun, reçitatifi andıran bölümlerle ve ezgisel pasajlarla bağlanırlar. Yani her perdenin öyle bir müzikal devamlılığı vardır ki, sadece perde kapandığında seyirci nefes alıp, alkışlayabilir. Desdemona’nın yatak odasında geçen Otello operasının dördüncü perdesinin, Otello’nun Desdemona’yı öldürmesiyle son bulması, müzikal devamlılığa güzel bir örnek oluşturur.

Shakespeare’in Merry Wives of Windsor (Windsor’un Şen Kadınları) adlı yapıtı üzerine kurulan ve 4. Henry’den bazı cümlelerin eklendiği Falstaff operasının librettosu, ünlü yazarın şişman şövalye Falstaff tiplemesini başarı ile kullanmıştır. Operanın sonundaki ‘Her şey bir şaka’ (Tutto nel mondo è burla) adlı füg aynı zamanda Verdi’nin bestecilik hayatının da son sahnesi olmuştur.

Verdi, Requiem ve birkaç bestesi dışındaki tüm yapıtlarını opera sahnesi için yazmıştır. Verdi düzgün bir şekilde emellerini ve tekniğini geliştirmek için çalışmış ve İtalyan operasını çok yüksek bir yere taşımıştır.

5.Giaccomo Puccini (1858-1924)

Giaccomo Puccini, Verismo’yu kendi amaçları için operalarında çok kullanmış ancak Verdi’nin takipçisi olan besteci, kariyerine Verismo ile başlamamıştır. Bestecinin gençliği, Boito, Ponchielli gibi isimlerin de içinde bulunduğu müzik ustalarının arasında geçmiştir. Bu çevre aynı zamanda Wagner’in büyük yenilikler getirdiğine ve İtalyan geleneğinin geri kaldığına inanmaktadır. Bu yıllarda 15 yaşında olan besteci, Le Villi operası ile müzik dünyasına ilk girişini yapmıştır. Bir peri masalını konu alan yapıt, bir yayınevinin düzenlediği yarışma için yazılmıştır. Yarışmada sadece bir mansiyon almasına karşın, 1884’de Milano’da ilk defa sahnelendiğinde eleştirmenler tarafından çok beğenilmiştir. Eleştirmenler, Bizet ve Massenet’nin besteci üzerindeki etkisine dikkat çekmişlerdir. Puccini dramatik melodramlara 1889’daki Edgar ile başlamıştır. Ancak, 1893’de Manon Lescaut’nun sahnelenmesi ile birlikte besteci seyirciyi etkilemeye başlamıştır.

Yapıtın Covent Garden’da sahnelenmesinden sonra, yazar George Bernard Shaw “Hissediyorum ki, bir başkası değil, Puccini Verdi’nin devamı olacak” (Nice 1994: 73) yorumunu yapmıştır. Puccini, Massenet’nin Manon adlı operasının büyük başarısının ardından aynı konuda çalışarak büyük bir risk almıştır. Operanın sonunda çöldeki ölüm sahnesi de, Puccini’nin acı içinde yok olan kadın kahramanlar geleneğinde bir ilk olmuştur.

Manon Lescaut’un hızlı akışı ve usta ansamblları, La Bohème’in yolunu açmıştır. İlk başlarda eleştirmenler için, 1896 yılında sahnelenen La Bohème bir gerileme sayılmıştır.

Bugün ise, hem müzik hem de libretto açısından çok üstün bir yapıt olarak kabul edilen bu operanın ilk başta neden beğenilmediği bilinmemektedir. Operanın ilk sahnesinden itibaren gerçekçi bir anlatım kullanılır. Son perdede yer alan Mimi’nin ölüm sahnesi ise, La Traviata’da tiz notalar söyleyerek ölen Violetta’nınki ile karşılaştırıldığında çok daha gerçekçidir. Bestecinin bu operadaki en önemli başarılarından biri de, üç önemli karakterin (Violetta, Alfredo, Germont) aryalarının hikayenin akışını durdurmak yerine, müziğin akışını zenginleştirecek şekilde yazılmasıdır.

Bir sonraki operası için besteci, daha önce başkalarının dikkate aldığı ancak bestelemediği Tosca’yı seçmiştir. Görüldüğü gibi, Puccini’nin işkence sahneleri, tecavüz girişimi ve sahne üzerinde cinayetle ilgili bir sorunu yoktur. Tosca’nın orkestra efektleri, aynı zamanlarda yazılmış olan Giordano’nun Andrea Chenier operasından çok daha zengindir. Bir sonraki operası olan Madama Butterfly’da besteci yeni bir deneme yapmıştır. Akıcı havadaki birinci perdenin ardından, Madame Butterfly karakterinin ruh halini ele alan bir ikinci perde bestelemiştir. Bu nedenle, en sondaki intihar sahnesi gerçek bir trajedi olmuştur. İlk defa bir Puccini operasında, tarihsel gerçekçilik ve egzotik mekan kullanılmıştır. Puccini birçok Japon halk şarkısını araştırmış ve bazı ezgilere operada yer vermiştir.

Tosca ve Madama Butterfly başarılı oyunların ustaca operaya uyarlamaları olarak bilinir. Bundan sonra Puccini, yine bir oyundan uyarlanan La Fanciulla del West operasını ilk defa 1910’da New York’da sahnelenmiştir. İlk başlarda çok ilgi görmesine karşın diğer operaları kadar sıklıkta sahneye konmamasına gerekçe olarak ustalık gerektiren şan partilerinin zorluğu gösterilebilir.

Bu operası ile Turandot arasında besteci, La Rondine (1917) ve Il Trittico (1918) operaları üzerinde bazı denemeler yapmıştır. Il Trittico, Dante’nin Inferno adlı yapıtının modern şekilde ele alınışıdır. Finaldeki mutlu son ise, İtalyan opera buffa döneminin henüz sonunun gelmediğini hatırlatmaktadır. Bu final Puccini’nin operalarındaki tek mutlu sondur ve besteci bu opera ile Turandot’a bir hazırlık yapmıştır. Ancak Puccini 1924’de, Turandot’un sonunu getiremeden ölmüştür. Operanın konusu bestecinin kendi hayatıyla benzerlik taşımaktadır. Operada, bir akrabasına yapılan kötülüğün intikamını almak isteyen prenses saf bir genç kızın ölümüne yol açar. Bestecinin karısının 1909’da yaşadığı kıskançlık krizi de genç hizmetçilerinin intiharına neden olmuştur.

Turandot operasının La Scala’daki ilk sahnelenmesi de dramatik olmuştur. Yapıtı Puccini’nin arkadaşı Franco Alfano’nun tamamlamasına karşın, şef Toscanini müziği Puccini’nin bıraktığı yerde kesmiş ve bir açıklamanın ardından perde yavaşça kapanmıştır.

6.Ruggero Leoncavallo (1857-1919)

Ruggero Leoncavallo, Verismo okulunun bir üyesi olup, sadece I Pagliacci operası ile ün yapmış bir İtalyan besteci ve libretto yazarıdır. Ailesinde hiç müzisyen olmayan Leoncavallo, Napoli konservatuarından 1876 yılında mezun olmuştur. İlk olarak Chatterton operasını bestelemiş ve Giulio Ricordi ile tanıştırılmıştır. Onun besteciliğinden çok libretto yazarlığıyla ilgilenen Ricordi Leoncavallo’dan, Puccini’nin Manon Lescaut operasının librettosunu yazmasını istemiştir. Ancak onun çabalarından memnun olmayan Puccini, onu bu projeden çıkartmıştır. Bu duruma çok kızan Leoncavallo, Mascagni’nin Cavalleria Rusticana operasının başarısını da geçerek halkın büyük beğenisini kazanacak olan I Pagliacci operasını beş ayda bestelemiş ve librettoyu da kendisi yazmıştır.

Leoncavallo, Verismo ile diğer akımlar arasında gidip gelmiş, La Bohème adlı yapıtı, aynı konuyu kullanan Puccini’ninki kadar tutulmamış, son olarak da Wagner biçeminde, ancak başarılı olmayan I Medici operasını bestelemiştir.

7.Pietro Mascagni (1863-1945)

Pietro Mascagni, amcasının baskısıyla müzik dersleri almaya başlamış, 1882′de girdiği Milano konservatuarından derslere devamsızlık nedeniyle iki yıl sonra da atılmıştır. Ancak bu iki yıl içinde de Ponchielli ve Saladino ile çalışmıştır. Kontrabas çalarak para kazanan Mascagni, evlendikten sonra müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlamıştır. Bu arada ilk operası Pinotta’yı bestelemiş ve Guglielmo Ratcliff operasının çalışmalarına başlamıştır.

Karısının, daha yeni bestelediği Cavalleria Rusticana operasını bir yarışmaya yollamasıyla Mascagni bir gecede ünlü olmuştur. Mascagni’nin diğer operaları arasında L’Amico Fritz, I Rantzau, Silvano, Zanetto, Iris, Isabeau, Parisina, Lodoletta, Il Piccolo Murat ve Nerone vardır.

Leoncavallo’nun I Pagliacci operası genelde Mascagni’nin Cavalleria Rusticana operası ile birlikte sahnelenmiştir. Cavalleria Rusticana dramatik açıdan daha hafif olsa da, Verismo’nun başlangıcı olarak düşünülmüştür. Yapıtın konusu çok şiddet içerse de ezgisel açıdan oldukça zengindir. Verdi bu operayı inceledikten sonra, “İtalyan ezgisel geleneği hala tükenmedi” (Nice, 1994: 68) yorumunu yapmıştır. Mascagni daha sonra Verismo’yu bırakarak, komedi biçemindeki L’Amico Fritz’i yazmış ve Iris operasıyla Puccini’den çok önce egzotik Japon temalarını işlemiştir. Sonraları Mussolini rejimi ile yakınlaşarak adını kötüye çıkarmış olan Leoncavallo 1945’de ölmüştür.

Libretto Yazarları

19. yy.’da İtalya’da besteciler çok ender olarak librettolarını kendileri yazarlardı. Gaetano Donizetti, 70’i aşkın operasından sadece Il Campanello di Nnotte ve Betly operalarının librettolarını kendisi yazmıştır. Yüzyılın sonlarına doğru ise edebiyat alanında iki besteci oldukça öne çıkmıştır. Bunlarda ilki, Arrigo Boito’dur. Besteci, Ponchielli’nin La Gioconda operasının librettosunu yazmadan önce, kendi bestesi olan Mefistofele’yi (1868) ve daha sonraki yıllarda ise Verdi’nin Simon Boccanegra (1881), Otello (1884) ve Falstaff (1893) operalarının librettolarını yazmıştır.

Daha az bilinen ancak bir o kadar dikkate değer diğer bir yetenek ise Ruggero Leoncavallo’dur.

Bologna Üniversitesi’nde Giosuè Carducci ile çalışmış ve ilk operalarından olan I Pagliacci, I Medici ve Chatterton operalarının librettolarını kendisi yazmıştır. Besteci, daha sonra da Puccini ile çalışmaya başlamış ve birlikte Manon Lescaut operasının librettosunu yazmışlardır.

O dönemde birçok İtalyan besteci, Mozart’ın yaptığı gibi, libretto yazarları ile daha yakından çalışmaya başlamıştır. Verdi, libretto yazarı Temistocle Solera’dan Donizetti’ye kıyasla daha çok faydalanmıştır. Puccini ise Luigi Illica ve Giuseppe Giacosa ile birebir çalışmış ancak Tosca’nın librettosundaki birçok güzel detay ise Puccini’nin kendisinden gelmiştir.

Dönemin birçok ünlü libretto yazarının çalışma çevreleri farklılıklar göstermiştir. F. Romani Milano’da, G. Rossi ve F.M. Piave Venedik’te ve A.L. Tottola Napoli’de çalışmıştır.

Klasik ve aristokrat tarzı olan Romani ile macera, vatanseverlik ve gizemlilik temaları ile tanınan Solera’nın ortak yanları ise oldukça azdır. 19. yy.’ın başlarında, bu yazarların çoğu, zamanlarının büyük bir bölümünü libretto yazarak geçirmişlerdir: Tottola 100, Rossi 130’un üzerinde, Romani ve Cammarano 50’şer, Piave ortalama 60 ve Ghislanzoni 85 tane libretto yazmıştır. Yüzyılın sonuna doğru, Illica ve Giacosa dışındaki yazarlar daha az libretto yazmaya başlamışlardır. Çünkü Verismo bestecileri, edebi-dramatik konularda, ünlü libretto yazarlarının dışında, daha ünlü olmamış arkadaşlarından da fikir almaya başlamışlardır. Örneğin Mascagni, Cavalleria Rusticana operası için arkadaşı Giovanni Targioni – Tozzetti’ye danışmıştır.

Zamanın değişime yönelik işaretlerinden bir diğeri ise, alışılagelmiş yapıtların yeniden kullanılması geleneğinin yavaş yavaş yok olmasıdır. 18. yy’ın en önemli libretto yazarlarından biri olan Metastasio’nun yazdığı bazı librettolar 70 kere kadar tekrar tekrar kullanılmış ve Rossi’nin de bazı librettoları değişik besteciler tarafından defalarca sahneye konmuştur.

Ancak daha sonra bu gelenek değişmeye başlamış ve Ernani, Otello, Nerone operalarında da olduğu gibi eski bir konunun tekrardan kullanılması durumunda, besteci genellikle libretto yazarından yeni bir metin istemiştir.

İşbirlikçi bir çaba içinde yazılmış librettoların sayısının çok fazla olmamasına karşın yine de Fransa’daki Meilhac ve Halévy’nin çalıştıkları gibi işbirliği yapıp, yaratıcı bir ikili oluşturan libretto yazarları da vardır. Yazarlardan birisi yapıtın genel taslağını planlayıp perdelere bölerken, diğeri de mısraları yazmıştır. Puccini’nin operalarından Madama Butterfly, La Bohème ve Manon Lescaut’nun libretto yazarları olan Giacosa ve Illica ikilisi de bu adı geçen başarılı birlikteliğe güzel bir örnektir.

Eugène Scribe 19. yy.’ın en üretken libretto yazarlarından biri olmuş ve Meyerbeer, Auber, Bellini, Donizetti, Rossini ve Verdi gibi bestecilerin yapıtları için libretto yazmıştır.

Şarkıcılar

Geleneksel olarak İtalyan opera dünyası şarkıcılar tarafından yönetilmiştir. Besteciler, kendi isteklerinin olması yönünde baskı uygulayan şarkıcılar için yapıtlarının bazı bölümlerinde değişiklikler yapmak zorunda kalmış ve üstelik onlar için özel aryalar bile yazmışlardır. Örneğin, 1833 yılında, Lucrezia Borgia’yı söyleyecek olan soprano Henriette Clémentine Miric – Lalande, kendisine ek bir rondo yazılmaması durumunda partiyi söylemeyeceğini belirtince Donizetti bu soprano için ‘Era desso il mio figlio’ başlıklı rondoyu yazmak zorunda kalmıştır.

Opera gelenekleri, 19. yy boyunca çok hızlı değişmiştir. Örneğin, 17. yy.’ın sonundan itibaren opera sahnelerinin yasak ettiği kadın şarkıcılar, 18. yy’ın sonunda tekrar sahnelerde görülmeye başlamışlardır. Maria Gozzetti, 1798 yılında Bolonya’da erkek kıyafetiyle sahneye çıkmıştır. Castrato’ların13 artık fazla istenmediği bu dönemde, onların yerini kalın kadın sesleri almaya başlamıştır. Son büyük İtalyan castrato olan ve Rossini’nin Aureliano in Palmira (1813) ve Meyerbeer’in Crociato in Egitto (1824) operalarını söyleyen Giovanni Battista Velluti (1781-1860), Napolyon’un 1796’da castrato’lara karşı getirmiş olduğu kısıtlamalardan sonra, 1829’da sahnelere veda etmiştir.

Kontraltolar, Rossini’nin operalarında önemli bir yer tutmuşlardır. 37’si Rossini, 10’u Bellini, 26’sı Verdi ve 12’si Puccini’ye ait toplam 85 yapıtın temel alındığı bir araştırmaya göre, Rossini’nin tüm operalarının içinde 20, Verdi’nin operalarında 4 (Luisa Miller’deki Federica, Rigoletto’daki Maddalena, I vespri siciliani’deki Ninetta, ve Un Ballo in Maschera’daki Ulrica) ve Puccini’nin operalarında ise sadece 1 (Suor Angelica’daki Aunt) kontralto rolü vardır.

Mezzo-sopranolar ise geçmişin tersine ikincil rollere değil, başrollere yükselmişlerdir. Il trovatore’deki Azucena rolü dramatik mezzo-soprano karakterlerin başlangıcı olmuştur. Don Carlo operasındaki Eboli rolü de bir dramatik mezzo-sopranoya verilmiştir. Yüzyıl başında operalara sadece soprano ve altolar alınırken, zamanla sopranolar arasında da ayırımlar yapma gereği duyulmuştur. Örneğin, soprano drammatico (Norma), soprano lirico (Mimi), soprano leggero (Norina) ve soprano lirico spinto (Desdemona) gibi.

Mozart’ın operalarında başrol verilen bariton sesi (Figaro, Don Giovanni, Masetto, Guglielmo, Papageno), 19. yy.’ın başında İtalya’da fazla beğenilmemiş olup, Nabucco, gerçek bir bariton partisinden çok, alt tonları kuvvetli bir tenor olarak düşünülmüştür. Daha sonra Rigoletto, Simon Boccanegra, Iago, Falstaff’taki başrol ve Ford karakteri Verdi’nin en ünlü bariton rolleri olup, hepsi de geniş bir ses aralığı ve bir tenor yumuşaklığı gerektirmişlerdir.

Felice Varesi (1813-1889), İtalya’nın 19. yy’da yaşamış en önemli baritonlarından biri olmuştur. Varesi’nin başarılı olmasının nedeni, hem çok iyi bir şarkıcı hem de çok iyi bir aktör olmasıdır. 1834′de Donizetti’nin Il Furioso all’isola di San Domingo operasını söyleyerek kariyerine başlayan Varesi, ayrıca Bellini, Mercadante ve Verdi’nin de birçok operasını seslendirmiştir. Verdi, Macbeth rolünü Varesi’yi düşünerek yazmıştır. Önceden sadece komik rollerle sınırlandırılmış olan bas sesi, Rossini’nin operalarında daha lirik ve virtüozluk özelliklere sahip olmuştur. Rossini’den sonraki yıllarda ise bas sesine, La battaglia di Legnano’daki Federico Barbarossa, Don Carlo’daki Philip II ve Grand Inquisitor gibi asil ve ciddi roller; veya Norma’daki Oroveso ve La Forza del Destino’daki Padre Guardino gibi başrahip rolleri verilmiştir. Nabucco operasındaki Zaccaria rolü için Verdi, en güzel bas sololarını bestelemiştir. Birinci perdedeki ‘Sperate o figli’ ve ikinci perdedeki ‘Tu sul labbro’ aryaları buna birer örnektir.

Prima donna ve primo uomo olarak adlandırılan başrollerdeki soprano ve tenor sesler bu konumlarını 19. yy boyunca korumuş olup, genellikle afişlerin yıldızı olan Giuditta Pasta, Giulia Grisi, Fanni Persiani, Marianna Barbieri-Ninni, Angiolina Bosio, Adelina Patti, Gemma Bellincioni ve Celestina Boninsegna gibi prima donna konumundaki sopranolar, İtalyan dinleyicilerin hayranlığını kazanmışlardır.

Rossini ve Donizetti’nin operalarındaki başarılı yorumlarıyla tanınan 19. yy.’ın bir diğer opera şarkıcısı soprano Maria Malibran (1808-1836), özellikle Rossini’nin Otello operasındaki Desdemona rolüyle büyük bir beğeni toplamıştır.

Diğer yandan, Adelaide Borghi dışında, mezzo-sopranoların böyle bir üne ulaştıkları pek görülmemiştir. Yüzyılın ikinci yarısında ise, Marietta Bambilla, Marietta Alboni ve Barbara Marchisio gibi kontraltolar da ön plana çıkmaya başlamışlardır.

Erkek seslerinde, en az üne kavuşanlar ise baslar olmuştur. Sadece Francesco Navarrini, Verdi’nin Otello operasındaki ilk Ludovico rolünü seslendirme özelliğiyle kendinden söz ettirmiştir. Yıldız şarkıcılar genelde tenorlar olmuştur. Tıpkı Domenico Donzelli, Enrico Tamberlick, Francesco Tamagno, Alessandro Bonci ve tabii ki Enrico Caruso gibi. Yüzyılın sonlarına doğru başta Giorgio Ronconi olmak üzere, Enrico dele Sedie, Antonio Cotogni, Mattia Battistini ve Fernando de Lucia gibi baritonlar da tanınmaya başlamıştır.

Tüm ses türlerinde, İtalya’nın her yerinde sahne alanlar yine İtalyanlar olmuşlardır. En beğenilen yabancı sanatçılar ise genelde kadınlar olmuştur: Fransız Constance Nantier-Didiée, Belçika doğumlu Marie Sasse, Kanada’lı Emma Albani, İngiliz Clara Novello ve Mary Shaw, Alman Sophie Cruvelli, Bohemyalı Adelina Stehle, Çek Teresa Stolz ve Moravyalı Teresina Singer bunlara birer örnektir.

Kimi zaman ünlü besteciler ile ünlü şarkıcıların evlendiği de görülmüştür. Örneğin, Rossini’nin ilk eşi Isabella-Angela Colbran ve Verdi’nin ikinci eşi ise Giuseppina Strepponi’dir. Ayrıca Bellini’nin Giuditta Grisi ve La Pasta’ya olan tutkusu da bilinmektedir. 19. yy.’daki Bel canto geleneğini 20. yy.’da en başarılı yansıtan opera şarkıcılarından biri olan ve repertuarında 75 yapıt bulunan Leyla Gencer, Rossini ve Donizetti’nin daha önce oynanmamış yapıtlarını seslendirerek 19. yy.’ı yansıtan bir sanatçı olmuştur. Ayrıca kendisi, Callas’ın da başardığı gibi şarkı ile tiyatroyu birleştirerek, sadece güzel şarkı söyleme çemberini de kırmıştır.

Opera Seyircisi

18. yy.’da çeşitli dinleyici türleri oluşmuştur: Aristokratlar localarda otururken, halk orkestra seviyesinde ayakta durmak zorunda kalmıştır. Localar, genelde yıllık bir aidat ödeyen sahiplerince ya da tiyatronun masraflarına katkıda bulunanlarca kullanılmıştır. İkinci kattaki localar genelde en çok istenenler olup, daha varlıklı insanlar tarafından kullanılmışlardır. Üst locaların balkona çevrilip halk tarafından kullanılması o dönemde düşünülmemiştir.

Opera seyircisinin davranışları bir şehirden ötekine farklılık göstermiştir. Fazla alkışlamadığı için kendisinden korkulan La Scala seyircisi ve daha da seçici olan Parma ve Bergamo seyircilerinin yanı sıra, en kargaşa yaratan seyirci kitlesi olarak da Napoli seyircisi bilinmektedir. Napoli ve diğer şehirlerde seyirci, olumsuz yöndeki beğenisini yansıtmaktan hiçbir zaman çekinmemiştir. 1834’de Regio Emilia bölgesi, operada kargaşa yaratacak durumlara karşı bazı kurallar oluşturmuş ve sadece kibarca alkışa izin vermiştir.

Genel provalar halka açık olup, sadece ilk temsillerin bilet fiyatları oldukça yüksek tutulmuştur. Halkın yoğun ilgi gösterdiği ve sanatçıların çok korktuğu bu temsillerde bazen ileride çok beğenilecek yapıtlar ilk seslendirilişlerinde olumsuz tepkiler almıştır. Il Barbiere di Siviglia, Norma, Il Trovatore ve daha sonra Madama Butterfly’ın ilk temsilleri fiyasko ile sonuçlanmıştır.

1880’lerden itibaren yoğun olarak sahnelenen operetler ve daha sonraki yıllarda ortaya çıkan Verismo akımı birçok şeyi değiştirmiştir. Şarkıcılar, gittikçe baskınlaşan orkestraya karşı seslerini öne çıkarmak için çabalamış, ancak bu süreç içinde seyircinin operaya olan ilgisi yüzyılın sonuna doğru azalmaya başlamıştır. Opera hayranları, temsillere gitmeye devam etseler de opera gerilemeye başlamıştır.

Linet ŞAUL

iLGiLi HABERLER / YAZILAR