Büyük Çek besteci Antonin Dvorak’ın (1841-1904) Rusalka operasının Çek kültür yaşamında çok eskilere dayanan, özel bir yeri vardır. Masalımsı konusunun da katkısıyla olsa gerek, kültür yaşamlarında asırlardır mevcutmuş gibi, Çekler için bu operanın tarihi yokmuş gibidir. Oysa Dvorak’ın son eserlerinden biri olan Rusalka 1900 yılında tamamlanmış, 1901 yılı başlarında da sahnelenmişti. Dvorak tiyatroya çok önem vermiş olmasına rağmen, operaları, eserleri içinde tali bir önem taşımıştır ne yazık ki. On opera (biri aynı libretto üzerine bestelenmiş iki ayrı operadır) bestelemiş olmasına karşın, sonraki nesiller tercihlerini Rusalka’dan yana kullanmışlardır.
Dvorak, büyük Çek şairlerinden Karel Jaromir Erben’in (1811-1870) balad’larına ilgi duymuş ve onlardan esinlenerek, 1895 yılında [Vodnik (Su perisi- Ondine), Polednice (Öğle zamanı cadısı), Zlaty kolovrat (Altın Çıkrık) ve Holoubek (Orman güvercini)] isimli dört senfonik şiir ve 1896 yılında bir kantat ( Hayaletin Nişanlısı) bestelemişti. 1899 yılında besteciye Rusalka’nın librettosu verilir. Besteci, metinde, Erben’in balad dünyasıyla özleştirdiği ve üzerine de beste yaptığı iki karakter bulur: bunlar Su Perisi (Ondine) ve Büyücü’dür. Metnin yazarı, sonraları Ulusal Tiyatro’nun yönetmenliği ve oyun yazarlığını yapacak olan Jaroslav Kvapil’dir. Kvapil, Alman şair La Motte-Fouqué’nin (1777-1843) “Undine” adlı hikâyesinden olduğu kadar, Andersen’in “Küçük Denizkızı” masalından ve oyun yazarı Gerhart Hauptmann’ın “Batık Çan”’adlı eserinden esinlenmiştir. Metni önce Dvorak’ın öğrencilerine (Oskar Nedbal ve Josef Suk) göstermiş; onların ilgi göstermemesi üzerine, biraz da korkarak, besteciye yönelmiştir ( Dvorak “Jakobin” adlı operasının yaratılışı sırasında yaşadığı sancılı günlerden sonra, özellikle libretto yazarlarına karşı acımasızca davranmasıyla ün kazanmıştı). Dvorak metni çok olumlu bulmuş, tek bir satırını bile değiştirmemiş, Nisan-Kasım 1900 ayları arasında da Vysoká’daki evinde Rusalka’yı bestelemiştir. (Ev, bugün,”Rusalka Müzesi” olmuştur. Evin yakınındaki küçük göl de aynı adı taşır.)
Eserdeki ‘Prens’ rolü, adı tarihe en büyük Wagner’cilerden biri olarak geçen Karel Burian için düşünülmüştür. Ancak tenor bu rolü seslendirmekten kaçınınca Prens’i yedeği olan Bohumil Ptak seslendirmiştir. Karel Kovarovic (1862-1920) yönetiminde 31 Mart 1901 yılında ilk kez seslendirilen Rusalka, o andan itibaren büyük başarı elde etmiştir. 1981 yılı, eserin Prag’da 1400ncü sahnelenişine tanık olmuştur. Buna karşılık, Gustav Mahler’in 18 Ağustos 1902’de Viyana operasında yönetmeyi arzuladığı temsil, henüz açıklığa kavuşamayan nedenlerle, gerçekleşememiştir. Viyana’nın Rusalka’yı ‘keşfetmesi’ 1910 yılını bulacaktır. Rusalka Çek Cumhuriyeti dışında bugün de yeterince ilgi görmemekte, yabancı opera sahneleri, Janacek’in eserlerini sahnelemeyi tercih etmektedirler.
Üç perdelik operanın öyküsü, kısaca, su perisi Rusalka’nın yaşadığı göle yakın bir yerde, yeryüzünde yaşayan bir Prens’e olan aşkı nedeniyle bir insana dönüşmek istemesi; sevdiğinin onu reddetmesi sonucunda kendi dünyasına geri dönmesiyle ilgilidir.
Değişik biçimlerini Wagner’de de bulacağımız konu dokunaklıdır ve bir gerçeği yansıtır: sonsuzluk soğuk bir kavramdır, insanı ürpertir; bu bakımdan ölümlü olmak bir şanstır; iki evren bir araya gelemez. Dvorak operasında aşina olduğumuz melodik buluşlarıyla peri masalı atmosferini muhteşem bir şekilde yansıtır. Rusalka iki “su” âlemini çağrıştırır ve müzik de iki farklı dünya arasında gelişir: yansımalarıyla, sedef gibi parıltılarıyla, geceleri sise benzer buharlaşmasıyla insanı büyüleyen sular; ve karanlık, derin, insanı dibine çeken ve sonuçta da galip gelecek olan sular. Doğaüstü Rusalka operasına o denli hâkimdir ki, inancı bütün bir insan olan Dvorak’ın bu yöne ağırlık vermesi şaşırtıcıdır. Ama bu, Dvorak için bir ilk değildir.
Operanın başındaki kısa prelüt boyunca suların dondurucu derinlikleriyle, arzunun ateşini karşı karşıya getiren Dvorak, sahneyi eğlenen, tasasız bir dünyanın yansıması olan orman perilerinin dünyasına terk eder. “Ren Altını”nı anımsatan Vodnik’in gelişinden sonra Rusalka’nın tatlı, yumuşak, melankolinin hâkim olduğu bir tema eşliğinde belirmesiyle hava değişir. Operada zaman zaman ortaya çıkan Vodnik durgun suların hâkimi, su perisidir. Rusalka’nın da koruyucusudur. Rusalka hüzünlüdür; arpin yumuşak girişiyle başlayan, daha sonra gelecek olan, aya yakarış aryasının temasının duyulmaya başlandığı bu bölümde, Rusalka hüznünü itiraf ederken, ses, vicdan azabını ifade eden peslerden, ihtiras dolu tizlere doğru çıkar: bir ruha sahip olmak istemektedir, çünkü âşık olmuştur. Tutku dolu bu arioso karşısında Vodnik çaresizliğini ve üzüntüsünü dile getirerek, sulara gömülür. (“Běda, běda”- Ne yazık! Ne yazık!) Bunu partisyonun en ünlü, aya yakarış aryası izler (“Měsíčku na nebi hlubokém”- Semanın derinliklerindeki ey Ay!) : yalınlığıyla, orkestranın yumuşak parlaklığıyla, duygusallığıyla Puccini’nin en patetik ve ilham dolu pasajlarına bile taş çıkartacak güzellikte bir müzik sayfasıdır bu. Büyücü Jezibaba’nın gelişi, nefeslilerden anlaşılır: büyücü kadın, halk arasında güldürü konusu olan sözleri, korku salmak için kullanır. (“Cury, mury fuk”- Abracadabra..). Orkestra da şekilden şekle girerek, onu yakından izler. Rusalka arzusunu gerçekleştirmek için Jezibaba’ya başvurur ve onunla anlaşır; insana dönüşebilecektir ama hiçbir surette konuşmaması gerekmektedir. Ayrıca, sevgilisince reddedildiği takdirde, suyun derinliklerine ancak sevdiği adamın hayatı karşılığında dönebilecektir. Avcının şarkısı ve kornosu bizi kendi dünyamıza geri getirir. Prens gelmiştir. Son sahne şaşırtıcıdır: Prens aniden karşısına çıkan ve kollarına atılan dilsiz bir partnerle tutkulu bir aşk düeti söyler; orkestra, zarif bir şekilde, onun yerine geçmiştir. (“Vidino divná”- Ey garip ve tatlı hayal). İkinci perdede Prens’in Rusalka’nın garip davranışlarından endişe duyduğuna tanık olunur. Genç kızın yüzü soluk ve hüzünlü, elleri soğuktur. (“Již tyden dliš” – Benimle olalı bir hafta oldu). Prens’in kimliği bilinmeyen bu kişiye duyduğu ilgi yabancı Prenses’i kıskandırır; Prenses tizlerle dolu, isterik bir tonda, iğneli sözler saçar, savurur ve Prens’in ilgisini çekmeyi başarır. Şatoda verilen baloda Prens’in gözleri o anda sadece Prenses’i görmektedir. Kendini aşağılanmış hisseden Rusalka, Vodnik’in uzaktan sesini de duyunca, umutsuzluk içinde göl kıyısına koşar, Vodnik’e seslenir. (“ Ó marno, ó marno!”- Her şey boşuna!). Sadece bir yarısının insan olduğunu anlamıştır. Prens, ay ışığında Prenses’e aşkını ilân eder ve kendisine sarılmak isteyen soğuk Rusalka’yı iter. Bunu gören Vodnik kızgınlıkla Rusalka’yı soğuk suların içine çekerken, Prens’e Rusalka’nın kuvvet dolu kucaklamasından kaçamayacağını söyler. Prens korkuyla kendini kurtarması için Prenses’in ayaklarına kapanır ama Prenses, bir kahkaha atarak oradan ayrılır. Üçüncü perdede opera, beklenmedik bir karanlığa gömülür. Rusalka ne kendi sualtı dünyasını, ne de yerüstündeki dünyayı bulmayı başarmıştır.(“Necitelna vodni moci”- Suyun ey sen duygusuz gücü). Bu sızlanmalar Jezibaba’yı kızdırır; en kalın tonlarda söylediği ve orkestranın da aynı tonlarda eşlik ettiği monologunda Rusalka’nın acılarıyla alay eder; ödenecek bedeli açıklar: hainin kanının akması gerekmektedir. Verilen hançeri yere atan Rusalka, sonsuza dek acı çekmeyi tercih etmektedir. Diğer taraftan, genç kızın hayali Prens’in yakasını bırakmaz. (“Bílá moje lani!”- Beyaz geyiğim). Rusalka gölde belirir; kendisine neden ihanet ettiğini sorar. Düetleri duygusallık bakımından Dvorak’ın zirvelere ulaştığı bir müzik sayfasıdır. (Libretto, o ana kadar sessiz kalan Rusalka’nın neden, nasıl tekrar konuşmaya başladığına açıklık getirmemiştir.) Ve yalvarmaları üzerine, Rusalka Prens’i öper; Prens ölür; Rusalka onun cansız bedenini suların içine çeker.
Dvorak, Rusalka ile harmoni ve melodi bakımından Wagner’i kendine referans almıştır, ama müziği daha yumuşatmış, kendine özgü yoğun bir lirizm, duygusallık ve duyarlılık katmıştır. Trajik duygularla, ince bir alayla dolu bu eserle romantik operanın doruğuna ulaşmış, dramatik dehasını bu operasıyla önümüze sermiştir.
iLGiLi HABERLER / YAZILAR