Yorum Ekleyin   |                                                                                                                                                                                               17 Haziran 2010
 
Köyde Geçen Bir Aşk Hikâyesi

Gaetano Donizetti ve librettisti Felice Romani, çağdaşlarının kalbini fethedecek güçlü “İksiri” hazırlarken İtalya’daki bir çok opera sahnesi kuvvetli Avrupa Romantik akımının etkisi altındaydı. Bu akımın özelliği olarak sopranolar çıldırıyor, ağabeylerin, sevgililerin veya babaların cesetleri sahneye dağılıyordu. Kökleri 18. yüzyıla dayanan delişmen Rossini komedileri  artık göz ardı ediliyordu. Vincenzo Bellini bile komik tanımına uyacak hiçbir opera bestelememişti. 1830’lardan sonra Giovanni Pacini veya Saverio Mercadante’de bu tanıma uyacak hiçbir eser vermemişlerdir. Ricci kardeşler yeteneklerini bu yönde kullanmak istedilerse bile bir sonraki kuşağa hükmeden Giuseppe Verdi bile 1840 yılında oldukça başarısız bir prömiyer yapan Un Giorno Di Regno operası ve 1893’teki Falstaff  eseri arasında hiç “opera buffa” bestelememiştir.

Fakat Donizetti farklıydı. O, tıpkı kendinden önceki Rossini gibi çok yönlü bir opera bestecisiydi. Her tür dramatik alanda başarılı ve rahat eserler veriyordu. Komik operanın kariyerinde daha küçük bir yer tutması ise sadece opera politikası gereğinden olmuştur. Ciddi opera besteleyenlere daha çok saygı ve ekonomik destek verilmesini ne Donizetti ne de Rossini göz ardı edebilmiştir.

Donizetti, L’elisir d’amore’yi tamamlamak için efsanevi çabukluğunun sınırlarını zorlamak zorundaydı. Donizetti’nin 1832 yılının kış ve bahar aylarında ne yaptığını belgeleyen çok az kanıt vardır. Bunlar sadece birkaç mektup ve Romani’nin karısı Emilia Branca’nın olaydan elli yıl sonra basılan hatıralarından ibarettir. Donizetti, 19. yüzyılın en güçlü ve renkli kişiliklerinden biri olan  Napoli’li emprezaryo Domenico Barbaia’nın anlaşması altındaydı fakat diğer opera merkezlerinde daha özgürce çalışabilmek için bu kontratın bazı maddelerinden kendisini azletmişti. 27 Ocak 1832’de Napoli’den ayrıldı ve ilk olarak Roma’da karısının ailesini ziyaret etti. Milano’da “Ugo, Conte di Parigi” kimsenin fazla bir beğenisini kazanmadan prömiyerini 13 Mart 1832’de Teatro Alla Scala’da yaptı. Donizetti, hemen Napoli’ye gitmek yerine dönüşünü iki ay erteledi ve bu zaman zarfında L’elisir d’amore’yi besteledi ve sahneledi.

Acaba bu görevi ne zaman almıştı ve operayı bestelemek için tam olarak ne kadar zaman harcamıştı? 24 Nisan 1832 yılında prömiyerden sadece üç hafta evvel babasına şöyle bir mektup yazdı:

“Önümüzdeki hafta provalara başlayacağım, eser tam olarak hazır olmasa bile! (sadece az bir bölüm eksik) Romani işi çabuk bitirmek zorunda kaldı ve bazı şeyleri sahneye adapte etmeye çalışıyor.”

Branca, Donizetti’nin bu görevi Milano’daki küçük bir opera olan Teatro della Cannobiana’nın emprezaryosu Alessandro Lanari’den aldığını onaylar. Bu son dakikada alınan bir görevdir çünkü ismi belli olmayan bir başka opera bestecisi, söz verdiği opera buffayı besteleyememiştir. Branca’nın anekdotvari anlatışına göre Donizetti ve Romani görevi iki haftada tamamlamaya razı olmuşlardır.

“Güldüler, düşündüler ve tartıştılar, en sonunda bu garip daireyi kareye çevirecek bir yol buldular! Konu bulmak için kitapları ve librettoları karıştırdılar ve her iki sanatçıda Scribe’nin “Philtre” sini uyarlamaya karar kıldı. Uyarlama o kadar başarılı oldu ki orijinalini çok çok geride bıraktı.

Sonuçta, on dört gün sonra 12 Mayıs 1832’de Rossini’nin Sevil Berberi’nden sonra İtalya’da bestelenmiş en neşeli, en hassas, en zarif, en orijinal opera buffa olan “L’elisir d’amore” sahneye taşındı. Klasik İtalyan geleneği ekolüne ait saygın opera buffa geleneklerinin enerjik bir  patlamasıydı bu eser.”

Donizetti’nin babasına yazdığı mektuptan öğrendiğimize göre opera 24 Nisan’da neredeyse tamamlanmıştı böylelikle Branca’nın hikayesi ne kadar net olursa olsun akademik olarak kabul edilemez. Bu görev Lanari tarafından kışın son aylarından 1832 baharının ilk aylarına kadar herhangi bir zamanda verilmiş olabilir. Fakat şüphe götürmez bir gerçek vardır ki o da hem Donizetti hem de Romani eseri çok kısa bir sürede tamamlamıştır. Belki de bu sebeptendir ki libretto Eugene Scribe’nin “Le Philtre” eserinin çok benzer bir adaptasyonudur. Bu metnin müziğini operaya dönüştüren Daniel Francois Auber’dir.

Romani’nin metni orijinaline göre oldukça farklıdır. Bu değişiklikler “L’elisire d’amore”nin kendine has karakterini ve çekiciliğini anlatmada yardımcı olur.Emili Branca’nın bir hikayesi şöyledir:

“Her şey çok çabuk ilerledi. Ta ki ikinci perdenin sekizinci sahnesine kadar. Şair ve besteci tam bir uyum içindeydi. Tam bu esnada besteci tenor için bir romans bestelemek istedi. Bu, onun aşık olduğu ve hep portföyünde taşıdığı bir melodiydi. Romani ilk önce bu fikre karşı çıktı. Tam o anda söylenen bir romans akışı yavaşlatır, inan bana! Basit bir köylünün iç parçalayan sözlerle ortada dolaşmasının ne anlamı var? Her şey neşeli ve bir kutlama havası içinde olmalı. Donizetti aryanın metnini alana kadar ısrar etmeye devam etti.

                        Una furtiva lagrima

                        Negl’occhi suoi spunto…

Daha sonra seyircilerin fikrinden müziğin güzelliğine rağmen şairin bir kez daha haklı olduğunu kabullendi. Operanın ikinci perdesi ilki kadar yoğun alkışlanmadı, çünkü daha az coşkuluydu.”

Tüm bunlara rağmen Nemorino’nun romanzı “L’elisire d’amore”nin en çok değer verilen yeri oldu.

Donizetti’nin komedi konusundaki ilham perisi, Rossini’ninkinden daha az telaşlı ve daha duygusaldır. Örneğin Scribe’nin “Le Philtre”sinde Nemorino’nun romanzına eş hiçbir satır yoktur. Romani’nin bu aryayı, Adina ve Dulcamara düeti ve Adina’nın “Prendi…” aryasının arasına koyması, Nemorino’yu “basit bir köylü” sınıfından daha yüksek bir yere taşır. İşte bu asillik aslında baştan beri Adina’yı etkilemiş ve sürekli olarak kaçan havasına son vermiştir.  Böylesi bir duyguya sahip olması onu, artık zengin olan fakat bundan haberi olmayan Nemorino’nun peşinden koşan diğer kızlardan farklı kılar. Ayrıca Nemorino’nun romanzı ikinci perdedeki ani bir çıkış değildir, bu bölüm operanın başından beri hazırlanıyordur.

Operanın diğer bir sahnesinde Donizetti sıkça yazdığı melodilerden birini kullanmıştır.Carlo Porta’nın Milano aksanında yazdığı şiiri Adina ve Dulcamara’nın “Io son ricco, e tu sei bela” barkarolüne dönüşmüştür.

“L’elisir d’amore”nin dehası, Donizetti’nin bu duygusal aşk hikayesini “köy yaşamı” içine karıştırabilmesinde yatar. Donizetti’nin köylüleri vazgeçilmezdir. Nemorino’nun arzularına, Adina’nın aşağılamalarına, Belcore’nin palavralarına, Dulcamara’nın şarlatanlığına yorumlarda bulunur ve onlar hakkında konuşur. Donizetti onları basit fakat uygun müziklerle ödüllendirmiştir. Özellikle ikinci perdedeki mirası öğrendikleri zaman söyledikleri koro parçası mükemmeldir.

Her bir kahraman sahneye girdiği anda karakterini yansıtan bir müziğe sahiptir. İlk önce Nemorino görünür. Basit fakat içten bir şekilde “Quanto e bela, quanto e cara”yı söyler. Bu arya “Una furtiva lagrima”nın tohumlarının atılmasıdır. Hafif bir orkestral vals eşliğinde Adina, yüksek sesle Tristan ve Isolde’nin hikayesini okumaktadır. Böylelikle kendisini psikolojik olarak çoğunlukla okuma yazma bilmeyen köylülerden ayrı tutar. Ayrıca bu sayede köylülerin biraz sonra hayatına girecek olan aşk iksirini de tanıtmış olur. Belcore’nin girişi bir marşın arkasına bestelenmiş komik kahraman solosudur. Kim olduğunu bilmeden kendisini en güzel kadına elma uzatan Paris ile kıyaslar.

Son olarak ister at arabasıyla, ister balonla, isterse de uzay mekiğiyle gelsin, tüm olaylara hükmeden Doktor Dulcamara gelir. Kendisi, neredeyse kendi hokkabazlığına inanan tipik bir şarlatandır. Marifeti ister kraliçe Isolde’den, isterse kendi aktif beyninden gelsin, Dulcamara’nın müziği büyüleyici ve etkileyicidir. Dulcamara’nın hem klasik opera buffa geleneğinden gelen hem de popüler melodilerden oluşan müziğiyle Donizetti çok yönlü ve çok çekici bir karakter yaratmıştır.

Başlıktaki gerçek aşk iksiri Donizetti’nin hislerimiz ve hayal gücümüz üzerine etki eden gizemli müziğidir. Şarlatan ve besteci, Dulcamara ve Donizetti aynı madalyonun değişik iki yüzüdür. Donizetti’nin müziği onları ve bizi etkisi altına alırken karakterlerinin üzüntüleri, sevinçleri ve mutlulukları, Dulcamara’nın Bordeaux’su kadar gerçek ve güçlüdür.

Yiğit GÜNSOY

iLGiLi HABERLER / YAZILAR