Daha kapaktaki fotoğraftan başlıyor “çıplaklığı”… Piyanonun önündeki taburede tıpkı ana rahmindeki cenin gibi kıvrılıvermiş, piyanonun tuşlarına olduğu kadar ayni zamanda kendi içine, taa en derinine, en içine yumulmuş bir Fazıl Say. Yalnız, yapayalnız. Koskoca kainatta bir nokta…
Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi – Bir müzisyenin notları” adlı yeni kitabının (Doğan Yayınları) kapağından söz ediyorum. O fotoğraf insanın içine dokunuyor… O fotoğraf neredeyse yol gösteriyor… O fotoğraf ve fotoğrafı izleyen sayfalar bir bütündü. Kitabı okurken sayfalar boyunca Fazıl Say’ın kendini hiç sakınmadan olanca çıplaklığıyla ortaya koyma çabasına tanık oldum. Hiç sakınmadan, saklanmadan, örtünmeden, gizlenmeden… Yüreğini , duygularını, yalnızlığını ve çokluğunu açıyor.
Huzur… Mutluluk… Keder… Başkaldırı… Beethoven’in opus 111 , 32 numaralı Do minör Piyano sonatındaki başlıklar bunlar… Sanki tüm kitap da bu bölümlerden pay almış! Müzikle ve kendi yüreğiyle hesaplaşmanın ağır bastığı ve kitaba adını veren ilk bölümde hüzün egemen. Kimi yerde gözyaşlarına, kimi yerde hayatın kıyısına, ruhun bilinmeyen bir yanına dokunabiliyor seçtiği sözcüklerle… (Daha çok ipucu vermeyeceğim, alıp kendiniz okuyun!)
Ancak Fazıl Say’ı birçok virtüözden ayıran ve farklı kılan toplumsal duyarlığıdır, toplumsal bilincidir. Rüyaları ve hayalleri bile bu toplumsal bilinç ve duyarlıkla bütünlenir. Türkiye’deki kültür ve sanat ortamı üzerine düşüncelerini açıklarken, illaki bilim ve sanata, yaratıcılığa öncelik tanırken, “Ben bir sanatçıyım, aydınlanmacıyım” derken , söylediklerinin yanlış anlaşılmasına kahrolurken, doğru anlaşılmak için amansız bir çaba sarf ederken bu “çırılçıplak Fazıl Say”a hayatı ne denli güçleştirdiğimizin farkında mıyız acaba? Yalnız politikacılar değil, gazeteciler de insana yaşamı zehir ediyor! Belki yadırgayacaksınız ama, ben çok sevdiğim sanatçılara, aman gazetecilerle çok konuşmayın diyorum!
Neyse ki, birkaç akşam önce, İstanbul’da Fazıl Say’ın evinde kitap kutlamasına katılan gazeteciler yaratıcılığa ve sanata inananlardı! Bir avuç ‘genç” bir araya gelip müzik yaptıklarında muhteşem bir şölene dönüştü kutlama! Nasıl dönüşmesin ki! “Genç”lere bakar mısınız? Piyano’ya bir Fazıl Say oturuyor, bir Tuluğ Tırpan, bir Çiğdem Erken; kemanın prensi Cihat Aşkın milleti uçuruyor; bariton Güvenç Dağüstün , Selen Öztürk sesleriyle dünyayı dolaştırıyor bizlere, derken Kürşat Başar, herkes onu yazar sanıyor oysa saksafoncu da aynı zamanda!
O akşam yeryüzü muhteşem, ülkem güzeldi. Eve dönünce Fazıl Say’ın kitabını bitirdim…
Kitabın bir yerinde Fazıl’ın çocukluk arkadaşı, Sevgili Zeynep Altıok şöyle diyordu:
“Ben kendi adıma, şu omurgasızlar dünyasında müziğiyle ruhumu, duruşuyla günümü, inancıyla geleceğimi aydınlattığı için Fazıl Say’a teşekkürü borç biliyorum. Belki de kendisi için en kolay olanı müziğini yapıp sessiz kalmak ve bütün dünyadan alkış ve taktir toplamanın hazzını bencilce yaşamakken; pek çokları gibi bencil olmadığı, kendisine yöneltilen tüm saldırılara rağmen yılmadığı , ‘karanlık yarınları göğüslemek için hepimize gerekli olan o yarım umudun’ elimizde kalması için var gücüyle direndiği için onu kendime örnek alıyorum: Onun gibi bir dostum olduğu için ne kadar gurur duysam az.”
Başka söze gerek yok.
Cumhuriyet / Esintiler (26.07.2009)
iLGiLi HABERLER / YAZILAR