19 Mart 2010

 
Usta-Çırak İlişkisi, Dayanışma ve Cesaret…

Nasıl “zanaat”te usta-çırak ilişkisi önemliyse ve el işçiliğiyle ilgili bilgiler kuşaktan kuşağa geçiyorsa, “sanat”ta da bazı farklılıklarla durum benzeşir. Müzikte “yetenekli olan”, çok çalışan ve edindikleri el becerisinin üzerine gerekli “kültürü, yabancı dili, görgüyü, deneyimi” de koyabilenler bazen hocalarını da sollar ve atalarımızın “boynuz kulağı geçti” deyişine örnek oluştururlar. Büyük, ünlü hocalar zaten öğrencilerini titizlikle seçerek alır, yeterince umut vaat etmeyenlerle vakit yitirmek istemezler. Sonuçta, hocalar da, öğrencileri de özgeçmişlerinde birbirlerinin isimlerini kullanırlar, çünkü hepsi önemli hale gelmişlerdir.

Müzikteki usta-çırak ilişkisi bağlamında Ankara geçen hafta önemli bir örnek olaya sahne oldu. Bilkent Senfoni Orkestrası’nın “Eğitim Konserleri” dizisi içinde dört kuşaktan, üç hoca bir öğrenci buluşarak, bu bakır üflemeli enstrümanla hangi ses renklerinin elde edilebileceğini, nasıl uyumlu bir dörtlü oluşturabileceğini gösterdi. Geçen yıl kornocu kızıyla CSO’ya da gelen, tromboncuların “piri” sayılan Branimir Slokar, onun öğrencisi ve önemli hoca Armin Bachmann ile öğrencisi Peter Körner ve son kuşak olarak Kumsal Germen birlikte sahnedeydi. Slokar ve Bachmann, uluslararası üne sahip virtüoz ve hoca… Peter Körner, “damat” bir müzisyen. Opera’nın başkemancı yardımcısı Arzu Özsoy’un eşi. Avrupa’da kariyerini geliştirdi, Ankara’da Opera orkestrasında çaldı, sonra BSO’ya geçti. Kumsal Germen’in hocası… Bu dörtlü geçtiğimiz yaz İsviçre’de Slokar’ın ustalık kursunda birlikte çaldılar ve dört kuşak konseri önerisi de böylece doğdu. Slokar ve Bachmann zaten 33 yıldır Slokar Dörtlüsü’nde birlikte müzik yapıyorlar.

Konserde estrümanlar ve yapıtlarla ilgili açıklamaları Türkçe olarak Peter Körner yaptı. Program çok özenliydi: Slokar ve Bachmann ikilisi için yazılan J. G. Mortimer’ın “İki Trombon Konçertosu”; Slokar Dörtlüsü için bestelenen J. Koetsier’in “Dört Trombon Konçertosu”; Rossini’nin ünlü “Sevil Berberi Operası Uvertürü”nün besteci-şef Orhun Orhon tarafından alto trombon ve yaylı sazlar orkestrası için yapılan düzenlemesi, A. Franckenpohl’un Gershwin’in popüler şarkılarından oluşan “Dört Trombon İçin Düzenleme” başlıklı potpurisi. Bir de dünya prömiyeri gerçekleştirildi. H. J. Sommer’in yerel bir çalgı olan Alp Kornosu ve yaylı sazlar orkestrası için bestelediği “Alp-Sommer” başlıklı yapıtı, dünyada ilk kez seslendirildi. Strauss’un Alp Senfonisi’nde kullandığı bizim eski Mehter’deki bakır alaşımı “kurenay”ı anımsatan, tahtadan yapılmış dev bir pipoyu andıran Alp Kornosu’yla da pek çok müziksever ilk kez tanışmış oldu. Bachmann’ın upuzun Alp Kornosu omuzunda dinleyici bölümünden ağır ağır sahneye gelişi ve bu dev borudan pırıl pırıl sesleri elde edişi mükemmeldi. Orkestra da, şef de keyifle çalıp yönetti ve ortaya iyi bir ilk seslendirme çıktı. Konserin tamamı mükemmeldi. Bizler iki ve dört trombon için konçertoları da ilk kez ve ilgiyle dinledik. En son dört tromboncunun Gershwin potpurisi de neşeli bir son nokta oldu.

Konserin beni en çok sevindiren yanı, henüz 18 yaşında olan Kumsal’ın üç ustanın yanında olgunlukla yer alıp, kırk yıllık tromboncu gibi çalması oldu. Kumsal’ı daha önce Bilkent Gençlik, Türk Yunan Gençlik orkestralarındaki başarılarıyla da izlemiştim. Zaten başarılı olmasa, gereksinim duyulduğunda BSO’ya da çağrılmazdı. Slokar’ın onayını almış bir genç tromboncunun, aynı disiplin ve sevgiyle çalışmayı sürdürmesi halinde sırtı yere gelmez!

Bir Cesaret ve Özveri Örneği

Yeterli ilgi olmadığı düşüncesiyle oda müziği çalışmaları daha çok “iş çıkınca” oluşturulan birlikteliklerle yapılıyor. Son yıllarda, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin Deren-Turgut Pöğün danışmanlığında kapılarını bu müzik türüne açması, Bülent Tanık yönetiminin de Tuncer Tercan’ın danışmanlığında yeni programlarla bu etkinlikleri sürdürmesi büyük katkı sağladı. Kendine özgü bir dinleyici kitlesi oluşmaya başladı.

Oda müziği, müzisyenlerin kurumlarına göre sorumluluklarının yanı sıra, özverili çalışma isteyen bir tür. Özveride en ileri örnek ise, üç ayrı kentten bir araya gelerek, bu türün zor, ağır ve uzun yapıtlarının altından başarıyla kalkan şu piyanolu dörtlü: Doç. Dr. Orhan Ahıskal (keman-Antalya) Doç. Çetin Aydar (viyola-İzmir), Can Elbi (viyolonsel-İzmir) ve Mehmet Okonşar (piyano- Ankara).

Okonşar hep yapılmamışları yapma, zorlukların altından kalkma peşindedir. Kimi müzik öğrencilerinin basit parçalar seslendirerek “master” unvanı alabildiği ülkemizde, Okonşar’ın bazı çalışmaları, değme akademik sayılan ürünleri katlayabilir. Anımsıyorum da, üç yıl önce Uluslararası Ankara Müzik Festivali’nde Schubert’in ikisi de birer saatlik son iki piyano sonatını yetkinlikle, yapıtlardaki müzikal ve duygusal içeriği yansıtarak seslendirmesi, performans alanında gerçek bir akademik çalışmaydı.

Geçen cumartesi akşamı ÇSM’deki program da, benzeri bir seçimdi. İkisi de yaklaşık 40’ar dakikalık, zor ama öğretici, keyifli iki sonat aynı programa konulmuştu. G. Faure’nin ve R. Strauss’un piyanolu dörtlülerini, konserden önceki iki gün içinde on ikişer saatlik çalışmalarla hazırlamışlardı. Yapıtların seçimini de Okonşar yapmıştı! Dörtlüyü gösterdikleri özveri, cesaret ve elde ettikleri başarı nedeniyle kutluyor, üç yıldır süregelen birlikteliklerinin daha uzun erimli olmasını diliyorum. Bir başka dileğim de, ÇSM’de oluşmaya başladığı düşünülen dinleyicinin artık her duraksamada alkışı basma aculluğundan vazgeçmesi, açıklamaları dinlemesi, programda yapıtların bölümlerine göz atması.. En azından ilk duraksamada, herkesin alkışlamadığını görüp, uyanması! Çünkü, hem müzisyenlerin, hem de ilgili dinleyicinin yoğunlaşması zedeleniyor.

Şefik KAHRAMANKAPTAN / Yansımalar (19.03.2010)

iLGiLi HABERLER / YAZILAR

  • İlgili haber / yazı bulunamadı