11 Mart 2010

 
Müzik Devrimcisi Hocabey’in Ardından…

Seveni, sevmeyeni, herkes “hakkını teslim ederek”, İhsan Doğramacı’nın (1915 – 2010) ardından rahmet diliyor. Onun ardından yazmak benim için önemli bir görev, çünkü Hocabey, tam her şey tavsamaya başlamış, bazı kazanımlar yitirilmişken, Atatürk’ün müzik devriminin ikinci hamlesini yaptırmış bir müzik devrimcisiydi. Üstelik, devrim adımlarını atarken, pek çok kişi onu ve yapmak istediklerini anlamamış, bu hamleyi engellemeye, Hocabey’e “gerici” damgasını vurmaya çalışmıştı. Acaba eldeki birkaç konservatuvar, siyasetçilerin egemenliğinde, bir bakanlığa, bir genel müdürlüğe bağlı kalsaydı, bugün Türkiye’de yurt genelindeki üniversite ve yüksekokullara yayılmış müzik öğretim kurumları olabilir miydi? Bugünlerde “yargısıyla meşhur” Erzurum’da bir laboratuvar lisede Bilkent Senfoni Orkestrası, her ay dünyaca ünlü solistlerle konser verebilir miydi?

Rastlantıya bakın, en sevdiği besteci olan F. Chopin’in 200. doğum yılında yitirdik Hocabey’i… Biz de onu Chopin’in pek sevdiği “büyük polonez”iyle uğurladık sonsuzluğa… Bilkent’teki sahnede, katafalkın hemen yanına yerleştirilmiş olan piyanoda, hep koruyup kolladığı, manevi kızı, kendisine “İhsan Amca” diye hitap eden Gülsin Onay seslendirdi parçanın en karakteristik bölümünü… Gülsin Onay, bu Chopin polonezini, Hocabey’in 3 Nisan’daki doğum günlerinde çalardı. Bunun açıklamasını bir sohbetimizde şöyle yapmıştı:

“Bir filmden etkilenmiş galiba… Vasiyet olarak ‘Bunu 40. günümde çalacaksın’ dedi. Ben de ‘Tabii yaparım ama önce sizin 70-75-100-105 gibi doğum günlerinizde çalarım’ dedim. Beş senede bir diye başladık sonra her doğum gününde çalar olduk.”

Aslında Doğramacı’nın daha uzun yaşayacağını düşünüyordum. Yıllar önce, Azerbaycan Cumhurbaşkanı rahmetli Haydar Aliyev, Hocabey’in doğum günü için Bakû’da bir toplantı ve kutlama düzenlemişti. Ankara’ya döndükten sonra, sanat yapıtlarıyla bezeli “müzeev”inde bir öğle yemeğinde bu kutlamanın filmini gösterdiğinde, “Hocam, ‘dalya’ dediğinizi de göreceğimizi ummak istiyorum” dileğime, dudağında hoş bir tebessümle “Dur hele bakalım” yanıtını verdiğinde 80’li yaşlarındaydı.

Doğum günleri deyince, Hocabey’in 80. yaş günündeki konser de unutamadıklarımdandır.

O gün Bilkent’teki “A. Adnan Saygun Müzik Araştırma ve Kültür Merkezi”nin açılışı yapılmıştı. Akşam, Gürer Aykal yönetimindeki orkestra Saygun’un, 75. yaş gününde Doğramacı’ya ithaf ettiği “Orkestra Çeşitlemeleri”ni seslendirmişti. Şef Aykal da, konser sonunda kendisine sunulan buketi eğilip ön sırada özel koltukta, eski Devlet Bakanı Ekrem Ceyhun’un yanında oturmakta olan Adnan Saygun’un eşi Nilüfer Saygun’un kucağına bırakıyordu.

Saygun’un kalıtını Bilkent’e bırakmış olması boşuna değildir… Doğramacı ile Saygun arasındaki ilişki ve karşılıklı sevgi bir betikle başlamıştı. Yıllarca konservatuvarlarda etnomüzikoloji bölümü açılmasını istiyen Saygun, 1980 sonrası Doğramacı YÖK Başkanı’yken bir mektup yazarak, 40 yıllık isteğini bir de Hocabey’e aktarmıştı. Doğramacı kalkıp Saygun’u evinde ziyaret ederek konuyu dinlemiş ve bölümün açılmasını sağlamıştı. 25 Aralık 1989’da Saygun’un Doğramacı’ya yazdığı yeni yıl tebrik mektubu şu cümleyle başlıyordu: “Memleketimizin gittikçe çoraklaşan sanat ve musiki toprağında sizin ellerinizle yeni bir ümid kaynağı fışkırmış oldu…” Bu cümleyle Bilkent MSSF’yi kasteden Saygun bu kaynağın “yemyeşil bir vaha” haline geleceğini hayalinde yaşatmak istediğini belirtiyordu. Yaşasaydı hayalinin gerçekleştiğini görecekti. Saygun 1991’de ölmeden önceki son eseri olan Opus 76 piyano sonatını da titrek el yazısıyla “İhsan Bey, sizi çok seviyorum” diye başlayan bir kısa mektupla Doğramacı’ya ithaf etmişti.

Söz ithaflardan açılmışken, Hocabey’e adanmış müzik yapıtları Saygun’kilerle sınırlı değildir. Özellikle Nâzım Hikmet’ten esinlenerek pek çok beste yapmış Azerî besteci Arif Melikov, 7. Senfonisi’ni Hocabey’e ithaf etmiş ve bu yapıt, on altı yıl önce Bilkent Konser Salonu’nun resmî açılışında BSO tarafından seslendirilmişti.

BSO’nun dört yıl genel müzik direktörlüğünü yapan Bulgar şef-besteci Emil Tabakov, 92. doğum günü töreni için Doğramacı’ya ithafen bir “Happy Birthday Uvertürü” bestelemiş ve kendi yönetiminde seslendirmişti.

Değerli bestecimiz Muammer Sun’un da Doğramacı’ya “Yurt Renkleri” başlıklı piyano müziğinin 4. Defter’inden “Hüzün” adlı parçayı adadığını biliyoruz. Bu satırları yazarken parçayı, Hande Dalkılıç’ın piyanosundan dinleyerek hüzünlendim.

Rastlantıya bakın, uygar, laik bir Müslüman olan Hocabey’in öldüğü gün Hicri takvime göre Mevlid Kandili’ydi… Son telefon konuşmalarımızdan birini, Bilkent’te babasının vasiyetini yerine getirerek inşa ettirdiği Doğramacızade Ali Paşa Camisi’yle ilgili yapmıştık. Açılışa az kalmıştı, mimar dostumuz Erkut Şahinbaş’la camiyi geziyorduk, Hocabey bilgi almak için telefonla aradığında mimarımız, “Şefik Bey’le camiyi geziyoruz” deyince “Ver hemen bana” demiş. Önce, yerleşkenin içinde ayrı bir bölümde minik birer kilise ile havranın da yer alması konusundaki düşüncelerimi sormuştu, sonra da esas camiyi nasıl bulduğumu…

“Hocam” demiştim, “içerisi hep akçaağaç kaplanmış, en iyi akustik malzeme. Burada Bilkent Yaylı Çalgılar Dörtlüsü, Saygun yaylı dördüllerinin mistik bölümlerini icra etse çok görkemli olur!” Bunu duyar duymaz “Yaşşa” deyişi hâlâ kulaklarımda… Ama ne yazık ki, çok benimsediği bu öneri, minik kilise ve havranın resmen ibadete açılışı gibi, Türkiye’nin genel ortamının etkisiyle sağlığında gerçekleşemedi. Önümüzdeki yıllar ne gösterir bilinmez.

Ailesinden intikal eden petrol zenginliğini ve babasının olumlu öğütlerini, güçlü belleği, zekâsı, iyi eğitimini çalışkanlığı, örgütlenme ve devletten yararlanma konusundaki olağanüstü becerisiyle birleştirerek, Hacettepe’yi, vakıfları, vakıf şirketlerini ve Türkiye’nin ilk özel üniversitesi Bilkent’i kuran Kerküklü Hocabey, insanın ölünce ışığa kavuşacağını söylerdi. Işıklar içinde yatsın.

Bir taziye de değerli dostum Yüksel Öztan hoca için… Türkiye’ye çağdaş peyzaj anlayışını kazandıran, nice iyi peyzaj mimarı yetiştiren, özverili eğitimci ve uygulamacı Prof. Dr. Yüksel Öztan’ı da geçen hafta yitirdik. Düşünüyorum da, gözü arkada gitti. Atatürk Kültür Merkezi, hipodrom alanı için yaptığı peyzaj düzenleme projesi, Milli Komite’ce kabul edilmesine karşın, sonraki anlayışın savsaklaması, o alanın yapısını değiştirmeye çalışması nedeniyle gerçekleşemedi. Yetmezlik çeken kalbi, uykusunda onu terk etti.

Gözümün önüne hep yaptığı güzel bahçelerin içinde gelecek Yüksel Hoca, o da çiçekler içinde yatsın…

Şefik KAHRAMANKAPTAN / Yansımalar (05.03.2010)

iLGiLi HABERLER / YAZILAR

  • İlgili haber / yazı bulunamadı