Enescu Festivali’nden Öğrenecek Çok Åžey Var
20. yüzyıl müziÄŸine ilgi duyan bir müziksevere, ‘George Enescu mu, Bela Bartok mu size daha tanıdık geliyor?’ sorusu yöneltilse, yanıt ezici çoÄŸunlukla ‘Bela Bartok’ olurdu hiç kuÅŸkusuz. Her ikisi de 1881’de doÄŸan bu büyük ustalardan Macar olanı, ülkesinin halk müziÄŸiyle Avrupa çoksesli müzik geleneÄŸini kaynaÅŸtıran stiliyle Avrupa’nın doÄŸusundan geçen yüzyılın ilk yarısında çıkmış en önemli besteci olarak görülür. Ama Romenler geçtiÄŸimiz hafta bu köşede sizlere anlatmaya çalıştığım festivallerini bu adanmışlıkla birkaç yıl daha sürdürecek olurlarsa, hayallerini süsleyen ÅŸeyin, yani ulusal bestecileri George Enescu’nun en az Bela Bartok kadar tanınan ve çalınan bir besteciye dönüşmesinin önünde pek az engel kalır.Â
Açık konuşayım, ben de bu festivali ziyaret etmeden önce George Enescu’yu, iyi bir kemancı ve Yehudi Menuhin’in hocası olmasının dışında yalnızca bestelediği Birinci Romen Rapsodisi ve Üçüncü Keman Sonatıyla bilirdim. Günümüzde yaşayan yurttaşları, Enescu’yu cümle aleme tanıtmak gibi bir misyon edindiklerini, hazırladıkları olağanüstü zengin festivalle kanıtlıyorlar. Yani bu prestijli festival geçen hafta değindiğim gibi Romanya’yı sadece bir spor ülkesi değil kültür-sanat ülkesi olarak da dünyaya tanıtma amacının yanı sıra ülkenin çoksesli müzikteki simge ismi George Enescu’yu 20. yüzyılın dev bestecileri arasına sokmayı hedefliyor.
Zaten çok az turist çekebilen ülkenin festival sayesinde kültür turizminin vazgeçilmez noktalarından biri haline gelmek gibi bir beklentisi olduğunu sanmıyorum. Bükreş’te bulunduğum bir hafta boyunca müzik etkinliklerine katılan çok az sayıda yabancı gördüm. Romenler bu açıklarını iki yöntemle kapatıyorlar. Festival boyunca ülkeye CNN, Deutsche Welle, Mezzo, Reuters ve daha pek çok büyük medya kuruluşunu davet ederek hem AB üyesi yeni Romanya’yı hem Festivali hem de Enescu’yu tanıtmış oluyorlar. Ama bundan daha önemli bulduğum bir şey daha yapıyorlar ki orada bulunduğum süre boyunca pek çok yansımasını görüp gıptayla izlemekten kendimi alamadım.
Festival Genel Müdürü Mihai Constantinescu, sohbetimiz sırasında, Festivale davet ettikleri dünyaca ünlü müzisyen ve senfonik topluluklara şu taleple gittiklerini söyledi: ‘Sizi festivalimizde görmekten mutlu olacağız ama önemli bir ricamız var, sizlerden konser programınıza Enescu’nun en az bir eserini koymanızı talep ediyoruz’. Bu talep Romanya ile sınırlı değil üstelik. Festival yönetimi, misafirlerinin kendi ülkelerine döndükten sonra da en az bir konserlerinde Enescu çalmalarını ‘ısrarla’ talep ediyor. Amsterdam Concertgebouw gibi ‘havalı’ orkestralara böyle bir talep karşısında boyun eğdirmek hayli zor olsa bile bu ısrar sayesinde benim orada bulunduğum süre zarfında Philharmonia Orkestrası ve Basel Oda Orkestrası gibi çok kaliteli topluluklardan Enescu dinleme ayrıcalığına kavuştu Romen halkı. Bu manzarayı gördükten sonra, yabancı topluluklardan Saygun, Erkin vs. dinlemeyi geçtim kendi orkestralarımıza Türk eseri çaldırmaktan imtina eden festivallerimizi bir düşündüm.
Yaklaşık 50 milyon avro bütçeli Salzburg Festivali’yle kıyaslandığında yine de mütevazı kalan ama 7 milyon avro’luk bütçeyle de bir ay boyunca muhteÅŸem iÅŸler yapılabileceÄŸine güzel bir örnek oluÅŸturan George Enescu Festivali’nde en hoÅŸuma giden ÅŸeylerden biri de her gün en az dört etkinliÄŸin Bükreş’in birbirine yakın salonlarında düzenleniyor olmasıydı.Â
Bütçenin Yüzde 85’i Devletten
Takvimde yer alan 175 konserin hemen hepsinin tıka basa dolu salonlarda yapıldığını söylemiştim geçen hafta. Salonları dolduran kitlenin içinde gençlerin sayısının çok oluşu dikkatimi çekmişti. Müzik öğrencilerine ve müzisyenlere ücretsiz bilet dağıtılmasıymış meğer bunun sebebi! Bilet fiyatları aslında tüm festival boyunca 8-12 avro tutarındaydı yani Amsterdam Concertgebouw konserini bile 12 avro’dan izleyebiliyordunuz ama mütevazı bütçeli Romen halkı için yine de az bir bedel değildi bu. İstanbul Müzik Festivali’nde satılan ama kimseye yetmeyen 10 liralık sınırlı sayıdaki öğrenci biletini düşününce Romen öğrenciler için sevindim doğrusu. Ama düşünün ki, 7 milyon avro’luk bütçenin yüzde 85’i devlet tarafından karşılanıyor. Yani ortada çok ciddi bir devlet sübvansiyonu olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
George Enescu Festivali’nde ilgimi çeken noktalardan biri de, Ateneum’un yanındaki meydanda istisnasız her gün düzenlenen ücretsiz açıkhava konserleriydi. Bir ay boyunca her gün onlarca müzisyen ve senfonik topluluk bu açıkhava konserlerinde kendilerini izlemeye gelen Romen halkına klasik müzik konserleri sunuyordu. Özellikle akşam saatlerinde dolan bu konserlere daha ziyade alt gelir grubundan Romen halkı ellerinde yiyecek ve içecekleriyle aile boyu ilgi gösteriyordu. Hepsi de çalınan eserleri pür dikkat dinliyor, konserin sonunda sahnedekileri coşkuyla ayakta alkışlıyordu. Festivali kapalı salonlardan dışarı taşırıp şehrin tümüne yaymak, iki yılda bir, bir ay boyunca şehrin müzikle dolması amaçlanmıştı belli ki.
Her gün basılan ve tüm konser salonlarının girişinde halka ücretsiz dağıtılan tabloid boyda 16 sayfalık gazete, festivalin hayretle izlediğim bir başka uygulamasıydı. Bu gazetede bir önceki günün konserleri değerlendiriliyor, o gün ve bir sonraki günün konserleri ayrıntılı biçimde tanıtılıyor, sanatçılarıyla yapılmış röportajlara yer veriliyordu.
Türkiye’de de çok izlenen Mezzo TV ile yapılan anlaşmayla bu kanalın festivaldeki yedi konseri bizzat gelip kaydetmesi ve tüm dünyaya yayınlaması sağlanmıştı. Romen Televizyonu ise 800 kişilik küçük Ateneum salonundaki her konseri bile beş TV kamerasıyla kaydedecek kadar ‘olayın içindeydi’.
Radikal (29.09.2009)


