Ülkemizde çokseslilik bir takım beyin(!)lerde gürültü gibi algılansa da, gerçek anlamda çok sesliliği, birden fazla düşüncenin uyum içerisinde kendini ifade etmesi şeklinde tarif edilebiliriz. Bu gün Ülkemizde çoksesli müzikten söz edebiliyorsak, Cumhuriyeti kurar kurmaz Musiki Muallim Mektebi (sonra adı Gazi Eğitim Enstitüsü)’nü kuran ve sonra açılan konservatuvarla çoksesliliğin hız kazanmasına vesile olmuş, “Atatürk Motivasyonu”na vefa borcumuz büyüktür. Klasik müzik dünyamıza yeni giren bu dergimiz, inanıyorum ki, çağdaş ve Atatürkçü bir çizgide, müziğin “bizzat içinde yaşayan” kalemlerce sahiplenilir ve yoluna devam eder.
***
İlk yazımda, mail kutuma düşen onlarca şan bölümü öğrencisinin yakarışlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Sanatçı ya da sanat eğitimcisi yetiştirmek arz talep dengesinin oturmadığı toplumlarda lüks olarak algılanırken özellikle “şan” sanatında eğitimin kalitesini belirleyen merci çok büyük önem taşıyor. Bu nedenledir ki bu gün, birçok konservatuvarımızın şan bölümleri ya vasat mezunlar vermekte ya da bazı öğrenciler eğitimlerini tamamlayamadan yollarını ayırmaktalar.
Ben ile başlayan cümleleri sıklıkla kullanmaktan hiç haz etmesem de, gelin biraz çevreden evrene hareket edelim. 20’li yaşların hemen başında, (bence) Dünyanın en iyi şan eğitimcilerinden bir olan Roman Werlinski ile tanışmış olmam, bir kaç travmadan sonra yoğurdu üfleyerek yememe vesile olmuştur. Ama herkes bu kadar şanslı mıdır? Elbette değil!
İlk şan konserimi üniversite 2. sınıfta, Mario Del Monaco’nun Napoliten şarkılar kasetini dinledikten sonra vermiştim. Bu günden baktığımda, 10 Napoliten şarkıyı peş peşe bir solukta söylediğimi düşününce, o günkü tutkumu affedebilsem de, bu gün, cahil cesaretime gülümseyerek bakıyorum. Fırınlar dolusu ekmeği nasıl da atlamışım.
Şarkıcı cesur olmalıdır hiç şüphesiz. Ancak başarının ve istikrarın olmazsa olmazı, sabırla planlı çalışmadır. Her beğendiğimiz şeye canımız istediğinde ulaşmak bir ütopyadır. Bunun yerine başarabileceğimiz kadarına sabırla yaklaşma çabası içerisinde olmaksa erdemli kılar kişiyi. Bunu hem mesleğimle ilgili kendi tecrübelerime dayanarak hem de enstrüman çalan iki çocuk yetiştiren bir baba olarak söylüyorum.
Yaklaşık 23 yıldır sahne üzerinde olan ve halen de aktif olarak şarkıcılığa devam eden bir yorumcu olarak, kendimle ilgili konularda ne kadar cesur davransam da, bir başka kişiyi eğitmek konusuna hep temkinli yaklaşıp, yol gösterici olmayı tercih etmişimdir. Eğitim uzun soluklu ve sorumluk gerektiren bir süreçtir. Bir öğrenciyi konservatuvara kabul edip sonra “olmadı ne yapayım” dediğimizde, öğrencinin yeteneğinin yanı sıra, kendi çabamızı ve yeterliliğimizi de belgelemekteyiz sanırım. Yani bir öğrencinin beş üzerinden 3 alması anlaşılabilir bir durumken 1 alıyorsa bu 2 puan için öğretmeni de sorgulamak gerektiğine inanıyorum!
Şan sanatı, teori ile ne kadar iyi ifade edilirse edilsin, performansla uygulama fırsatını bulamamış kişinin, sahne tozunu yutmadan eğitimci olabileceğine inanmayanlardanım. Konservatuvar ya da dengi bir okuldan mezun olup, opera sanatçısı olmak için sınava giren kişi başarısız oluyor ancak sonra bir üniversitenin açtığı sınavı kazanarak burada bir takım prosedürleri yerine getirip öğretim görevlisi oluyor. Bu durumdaki o kişiden sanatsal yetkinlik açısından neler bekleyebiliriz?
Kötü bir şarkıcının ödediği bedel kendine mal edilecek iken, bu bedel onlarca öğrencinin omuzlarına yüklenmekte ne yazık ki… Bu cendereden kendi aklı ve becerisiyle labirentleri aşabilenleri tebrik ediyorum! Bu kısır döngüye seyirci kalanlar ise büyük bir günahı paylaşmaktalar… Onları nasıl affedeceğiz!
Opus Dergisi / Sesime Kulak Verin (Kasım 2011)
iLGiLi HABERLER / YAZILAR