08 Temmuz 2009

 
Salon İhtiyacı Kapıya Dayandı

37. İstanbul Müzik Fesitvali geçen hafta Daniel Barenboim’un iz bırakan bir konseriyle sona erdi. Barenboim, Beethoven’in 3. Piyano Konçertosu’nda, yılların damıttığı bir müzik anlayışıyla, yapıtın bestelendiği çağı gözeten, bestecinin kendine özgü renklerini koruyan kontrollü bir yorum sergiledi. Konserini kendi solistliğinde ve baştan sona ezbere yöneten acaba kaç şef vardır? Barenboim, programın ikinci yarısında yer alan Berlioz’un Fantastik Senfonisi’ni erken romantizmin saflığından sıyrılıp dramatik anlatımla yönetti. La Scala Filarmoni Orkestrası’nın pirinç çalgılarını özel olarak kutlamak gerek.

Ayrıca, günümüzde sanatçının toplumsal duyarlılığını taşıyan Barenboim’a İKSV’nin “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” sunması önemli anlamlar taşıyordu. Eğitime, toplumların buluşmalarına, müziğin bir barış gücü olmasına verdiği önem, onu ayrıcalıklı kılıyor.

En görkemli konser

Bu festivalde bir şey dikkatimi çekti: Artık yalnız merkez Avrupa’dan değil, dünyanın dört bir yanından sanatçı geldiği gözleniyordu: Kore, Lima, Kopenhag, Şanghay, Cordoba, Transilvanya, Sri Lanka, Buenos Aires ve Rusya doğumlu nice sanatçıyı konuk ettik.

Festivalin dört dörtlük ve en görkemli konseri Mutter, Harrell ve Previn üçlüsünün dinletisiydi. Onların çaldığı Mozart ve Mendelssohn üçlüleri uzun süre kulaklarımızdan silinmeyecek ve bu festivalin simgesi olarak tarihe geçecek. İstanbul Müzik Festivali gibi bir organizasyonun artık her açıdan donanımlı bir konser salonuna son derece gereksinimi olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Aya İrini, büyüleyici atmosferi bir yana, büyük orkestraları dinlemek için felaket bir mekân. Ancak oda müziği, koro ve kalabalık olmayan, eski (özgün) çalgılarla yorumlanan bir oda orkestrası bu ortamda güzel tınlayabiliyor.

Ne yazık ki hâlâ AKM’nin durumunu bilmiyoruz. Cemal Reşit Rey Salonu festivalde neden kullanılmaz, onu da bilmiyoruz. Kadıköy’deki Süreyya Operası güzel akustiğine ve sevimli ortamına karşın çok az sayıda dinleyici alabiliyor. Lütfü Kırdar da bir konser salonu olarak inşa edilmediğinden akustik açıdan sorunlar yaratabiliyor. Bugün dünyanın büyük sanat merkezleri konser ve opera binalarının kusursuzluğuyla yarışıyorlar. Savaş sonrası Almanya’da ilk onarılan binalar opera evleriydi. Böylesi büyük sanatçıları getirdiğimiz İstanbul’a bu kadar mı zor doğru dürüst bir konser-opera sahnesi yapmak!

Cumhurriyet /  Evin İLYASOĞLU

iLGiLi HABERLER / YAZILAR