Yorum Ekleyin   |                                                                                                                                                                                               30 Ağustos 2010
 
Fazıl Say’ı Anlamaya Dair

«30 Ağustos 2010»

Toplumsal yaşamda barışın, uzlaşı kültürünün, hoşgörünün, farklılıkları bir zenginlik olarak kabul etme yönelişinin, ancak daha “sanatlı bir toplum” çerçevesinde öne çıkabileceği unutulmamalıdır.

Lütfü Kırdar Salonu’ndayız. İlhan Ağabey’i uğurluyoruz. İçimde eksilmenin, yeri doldurulamayacak boşluk hissinin tarif edilmez acısı var. Fazıl Say çıkıyor sahneye, parmakları piyanonun tuşlarında dolaşmaya, sonra da uçmaya başlıyor. Sahnede japongülleri arasında yatan İlhan Ağabey için çaldığı, tıpkı onun gibi kâh dinginleşip kâh coşkun bir sel gibi taşan, Doğu’dan Batı’ya, türküden tangoya dolaşan doğaçlamayı büyülenmiş gibi dinlerken, “Umarım bu müziği işitiyorsunuzdur İlhan Ağabey” diyorum içimden.

Zaten Fazıl Say’ı piyanosunun başında ne zaman izlesem aynı büyülenme duygusuna kapılırım. Tuşların üzerinde dans eden parmakları, yorumundaki ustalık ve enstrümana hâkimiyet; bunların hepsi mükemmelin, kusursuzun tanımını yapar sanki. Ama beni asıl etkileyen, müziğin sanki onun içinden geçip piyanonun tuşlarına dökülmesi, Fazıl Say’ın sadece parmaklarıyla değil bedeniyle, ruhuyla o müziğin kendisi olması ve ona kendini katması olur. Konser salonu, ışıklar, yüzlerce seyirci, herkes ve her şey silinmiş, yalnız bir sanatçı ve ondan taşan müzik kalmıştır. Bu atmosfer televizyon ekranının, soğuk beyaz bir camın karşısında bile olsam, beni sarar, dünyadan koparır. Öyle bir yalnızlık duygusudur ki SANATÇI’dan yayılan, çoğalarak insanı içine çeker ve notaların üzerinden kâinatla bütünleştirir. Bu, gerçek sanattır.

Tekere Çomak Sokmak

Fazıl Say, bizim medyamızda ne yazık ki bu coğrafyanın dünya çapında sanata armağan ettiği bir değer olma niteliğinden daha çok, yaptığı aykırı çıkışların, deyim yerindeyse “tekere çomak sokan” açıklamalarının yol açtığı fırtınalarla yer alıyor. Ben Fazıl Say’ın “arabesk” hakkındaki düşünce ve duygularını sert bir üslupla dile getirdiği belirtilen son tartışmayı izleyemedim ama Cüneyt Özdemir’in “5N1K” programında sanat, müzik, eğitim ve televizyonla ilgili söylediklerinin ötesinde, sergilediği tavrı da yürekten alkışladım. Çünkü bu tavırda, fikirlerini beğenelim beğenmeyelim, memleketi ve tüm dünya için kaygı duyan, olumsuzlukları dert edinen, toplumsal sorumluluk sahibi bir sanatçı kimliği söz konusuydu. Bu tavrı, üstelik Fazıl Say çapında bir sanatçıdan geldiğinde, iki nedenden ötürü önemli buluyorum: 1) Sanata bakışta ciddi ve genel bir erozyon söz konusu; bu durum “sanatsızlaşan bir toplum” yaratıyor; 2) Sanatın kendini tanımlayışında, piyasa kurallarına ve “yeni dünya düzeni”nin düşünsel yansımalarına uyum sağlama kaygısından kaynaklanan ciddi bir sapma ve değer yitimi söz konusu; bu durum “toplumdan ve toplumsallıktan giderek uzaklaşan bir sanat” yaratıyor.

Oysa insan denen varlığın kültürel oluşumunda, toplumsallaşmasında ve bireysel yaratıcılığında, sanatın başka hiçbir şey tarafından doldurulamayacak bir yeri var. Fazıl Say’ın eğitime ve eğitim içinde müziğin yerine yaptığı vurgu bu nedenle asla sumen altı edilmemesi gereken bir önem taşıyor. Çünkü eğitim süreci içinde sanata hak ettiği yerin verilmesi düşünen, sorgulayan, yaratıcı bireylerin oluşmasını sağlar. Toplumsal yaşamda barışın, uzlaşı kültürünün, hoşgörünün, farklılıkları bir zenginlik olarak kabul etme yönelişinin, ancak daha “sanatlı bir toplum” çerçevesinde öne çıkabileceği unutulmamalıdır.

Medyokrasiye Karşı

Programı izlerken ülkemizdeki ölçüt eksikliğini, bu ölçütleri koyma sorumluluğunu taşıması gerekenlerin de aslında genel vasattan pek ayrılamadıklarını, sonuçta tencerenin yuvarlanıp kapağını bulduğunu hissettim acı acı. Fazıl Say’a örtük bir biçimde sürekli olarak “Sen de herkesle eşitsin, niçin başkalarının tercihlerine saygı duymuyorsun” sorusu dayatılıyordu. Bilimde ve sanatta eşitlik diye bir şey olamayacağı ancak eğitimde fırsat eşitliğinin savunulması gerektiği haliyle unutuluyordu. Ama bunun da ötesinde Fazıl Say’ın gündeme taşımaya çalıştığı asıl konu, bir müzik dalının tercih edilip edilmemesi, bir müzik türünün beğenilip beğenilmemesi değil; insanı insan yapan en önemli yaratılardan biri olan müziğin hiç emek sarf etmeden bilgi için zorunlu olan acı ve çileyi çekmeden, “yaptım oldu” kafasıyla üretilemeyeceğiydi.

Fazıl Say’ın bu yaklaşımının “ülkeye dışarıdan bakmak, hiçbir şeyi beğenmemek” türünden önyargılarla karşılaşması, artık temcit pilavı haline gelmiş “Bu seçkinci aydınlar da halka hep tepeden bakarlar” cümlelerinin hemen ortalığı kaplaması ise insanların yaşadıkları ülkenin tarihinden ne kadar habersiz olduklarını gösteriyordu aslında. Fazıl Say’ın ısrarla vurguladığı, bir şeyi öğrenmek için çilesini çekmek kavramının, Doğu felsefesinin en çarpıcı ve değerli özünü oluşturduğunu bilmiyorlardı besbelli, örneğin bir nakkaşın “Ben nakkaşım” diyebilmek için nasıl bir yoldan geçtiğini hiç merak etmemişlerdi herhalde. Aslında etmelerine de gerek yoktu bu koşullarda, çünkü “Ne yapalım, millet bunu istiyor, biz de Türkiye’nin aynasıyız” diye tüm sorumluluklarından sıyrılıp rating atına binmiş medya onlara istedikleri “görünürlüğü” kolayca sunuyordu.

Bu çağda “görünürlük kazanmak” tek ölçüt değil miydi zaten? Bu çağ, medyokrasi (hem medyanın, hem de vasat olanın egemenliği anlamında) çağıydı. Algılayabildiğim kadarıyla, Fazıl Say’ın bir süredir attığı “çığlıklar” bu egemenliğe bir isyan niteliği taşıyor. Bu memlekette bir süredir geliştirilen popülist “mağdur edebiyatı”nın kültürel alandaki izdüşümlerine yönelik bir tepki bu. “Yukarı”da seçkinciler var, “aşağı”daki halkı, onun “değer”lerini sürekli hor görüp dışlıyorlar, diye başlayıp, “Bunlar kendilerini ne sanıyor böyle?” diye devam eden bir edebiyat söz konusu olan. Oysa bu söylemin arkasına geçip gerçek manzaraya baktığınızda, medyokrasi tarafından dışlanıp köşeye sıkıştırılanın gerçek sanat, bilim ve akıl olduğunu; toplumun nasıl bir sanatsızlaştırılma, bilimsizleştirilme, kalitesizleştirilme, akılsızlaştırılma noktasına sürüklendiğini görmek çok da zor değil.

Bir geçiş dönemindeyiz. Böyle dönemlerde düzene uymuş, günü kurtarmayı marifet bellemiş kalabalıklar içinde, toplumsal kaygılarla hareket eden, en başta kendi sanatına duyduğu saygı gereği ilkeli davranan, çocuklarımızın geleceği adına isyanını açıkça dile getiren, Edip Cansever’ce “Her yalnızlık biraz ihtilal” diyebilen bir sanatçı çok değerlidir. Fazıl Say’ın değerini bilelim.

Cumhuriyet / Çağrışımlar / Ayşe Emel MESCİ

iLGiLi HABERLER / YAZILAR